Haziran 12, 2014

Olan Bu...

Yine gözgöze geldiğim bir tanıdıkla birbirimizi görmezden gelerek yollarımıza devam ettik, bu üçüncü kere gerçekleşti ve üçünde de ikimizde görevimizi çok düzgün yaptık. Bu gidişle iki yakın arkadaş bile olabiliriz diye düşünüyorum; hiç konuşmadan, sadece göz temasıyla bu kadar iyi anlaştığım başka biri olmamıştı hayatımda.
- Oooo yine karşılaştık.
- Evet! Çaktırmaaa...
- Hiç çaktırır mıyım kanka ayıp ediyorsun!
- Kafanı yanındaki kişiye çevirip sohbet ediyormuş gibi yapman harika, ama o anda 'Bir tanıdığı gördüm de, o beni görmesin, sohbet ediyormuş gibi yapalım, hatta komik bir şey demişim gibi gülsene...' dediğini tahmin ediyorum ve bu, başarını gölgeliyor.
- E sen yalnızsın tabi, bu nedenle kafan rahat elbette. Hem bana bulaşma ihtimalin, bana nazaran yüksek, çünkü yalnızsın! Yere bakarak yürüyerek kendini yok sayabilme rahatlığı da sende var. Sadece yere bakarak yürümeye devam ederek ülke sınır kapısından bile geçebilirsin inan bana, kimsenin bir şey diyebileceğine ihtimal vermiyorum. Herkes aman yanıma gelmesin diyerek, seni görünce yanındakine bir şeyler anlatmaya koyulacaktır.
- Ya bu yalnızlardan ne istiyorsunuz! Ne!
- Hiçbir şey?
- İşte sorun da bu ya, bir şeyler isteseydiniz yalnız kalırlar mıydı sanıyorsunuz orospu çocukları!
- Damardan girdin yine. Ve farkındaysan tuttun da beni, görmezden gelip, çekip gidiyorduk hani? Yanımdakine senin ne kadar yalnız ve yapışkan bir insan olduğunu anlatarak seni görmezden gelip buradan uzaklaşıyorum izninle. İşin kötü tarafı seni zerre tanımayan arkadaşım, senle ne zaman tesadüf etse aklında sadece, 'Haaa şu yalnız ve sülük gibi yapışan mı? evet tanıyorum...' deyecek, buna inanabiliyor musun? Bu kadar korkunç bir şey olabilir mi? Oluyor, hem de sık sık, birinin ölümü gibi bir şey bu, üstelik bir kereden fazla oluyor. Gerçekten inanılmaz. Değil mi? Hey! Gittin demek ha, seni yalnız, hiç arkadaşı olmayan, sülük gibi yapışan herif...

Haziran 11, 2014

Ağlamayan Ölmeli!

Oturduğu apartmanın dış kapısına gelen çocuk (19 yaşındaydı) zili çalarken yüzünü de zilin bulunduğu tarafa dönmüş tutuyor ve sol tarafına doğru dönmekten imtina ediyordu. Bakkal amcayla göz göze gelmekten, daha doğrusu göz göze geldikten sonra başlayacak olan havadan sudan muhabbetin kaçınılmazlığından çekiniyordu. Zile bastı, sonra evde babaannesinin tek başına olabilme ihtimalini de fark edince, zile uzun uzun iki kere daha bastı... Neden bu muhabbetten bu kadar çekiniyordu ki?
- Merhaba abi, kolay gelsin.
- Merhaba yeğenim, nassın?
- İyi valla abi ya, seni sormalı.
- Aynı be yeğenim, çalışıyoruz işte...
Karşılıklı gülümsemeler ve bitiş düdüğü?
- Eğer tam bu anda dış kapı açılırsa evet, güzel bir son olabiliyor, 'iyi günler' deyip içeri girebiliyorsun. Ama kapı açılmazsa, o sessizlik boğucu olmaya başlıyor. İçten içe bakkal amcanın sadece seni izlediğini düşünüp duruyorsun ve sanki sessiz olmayı, onla konuşmaya tercih ettiğin için onun kızdığını hissediyorsun.
- Vaovv... Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?
Kapı hala açılmadığına göre babaannesi kesinlikle evde tek, kapıyı da 'Kim o?' sorusuna cevap duyamadığı için korkup açamadığından yüksek ihtimalle balkondan aşağı bakmaya çalışacaktır öncelikle... Bu düşünceler, bakkal amca stresinden uzaklaştırdı onu, tam o sırada tam iki metre sol çaprazına, bakkalın tam kapısının önüne bir şey düştü. Dev bir çuval gibi bir şey, korkunç bir ses çıktı, inanılmaz... Dönüp baktığı anda bunun çuval olmadığını, bir insan olduğunu anladı. Buna şahit olan ve kaldırımdan yürüyen bir genç kadının çığlığı inletti o sıra caddeyi, bunu gören bir sürücü arabasını yolun ortasında durdurup dışarı çıktı, bakkal amca koşarak apartmanın kapısının önünde dondurulmuş gibi bekleyen çocuğa gidip sıkıca sarıldı gözlerini eliyle kapatmaya çalıştı, peşpeşe durup dışarı çıkan sürücüler sonucu bir dakika içinde korkunç bir araba trafiği ve korna sesi çılgınlığı sardı caddeyi, bütün mahalleli ya balkondan bakıyor, ya yerdeki insan cesedinin etrafındaki kalabalığa eklemleniyordu, bir kaç dakika içinde cesetten sadece iki metre uzakta olan bakkal amca ve çocuğun cesetle arasına en az on insan bedeni girmişti bile, iki orta yaşlı kadın ağıtlar yakarak bağırıyor, çocuk nedense ağlayamıyordu, ağlamayı bırak duruyordu işte öylece, gözünü bile kırpmıyordu... Oysa kalp atışı hızlanmıştı bile, sadece kalp atışı değil, boynuna bakan birisi, boynunun içinde durmadan pıt pıt pıt eden nabzını dokunarak değil bakarak bile görebilirdi, çok zor yutkunuyor, hatta yutkunmanın ötesinde ağzına mide suları gelmeye başlıyordu ve gelen sıvıyı bile midesine geri gönderemiyordu... Dışarıdan bakan birisi için çok soğukkanlı, sakin olan; ağlamayan, haykırmayan bu çocuk, güçlü gözükmenin bedelini işte böyle ödüyordu, bedeni parçalanacak gibiydi ve o sıra apartman kapısının tam önüne midesinden gelen bir sesle kusacağını anladı. Kusmak bile zordu. Sanki boğazına kadar gelen midesi, daha fazla ileri gitmek istemiyordu ve buradan sonrası sana kalmış diyor gibiydi... Çocuk öğürmeye devam ede ede, ağzından çıkan mide sıvılarından ancak 5-6 saniye sonra kusabildi. O sıra boğazına bir kramp girdiğini fark etti, felç olacağını hissettiği bu bir kaç saniyede, beynine şiddetli bir sıcaklığın hücüm ettiğini ve bütün vücudunun yandığını duyumsadı... Felç falan olmayacaktı. Ambulansın sesi uzaktan işitiliyorsa da, trafiğin durmasına neden olan arabalarından inip cesete bakmak isteyen kişiler nedeniyle ambulansın kendisi yaklaşamıyordu bile... Çocuk, 5 kat aşağıdan yere içi dolu bir çuval gibi düşüp ve patladığı için de içindekilerin de sokağa akmasına neden olan babaannesini düşünüp, evde başka da biri yoksa, mecburen anahtarcı çağırmak zorunda kalacaklarını tahmin etti. Daha sonra aklına yarınki cenaze töreni geldi. Annesinin siyah gömleğini ütülemek zorunda kalacağını düşündü, normal şekilde giyinmesine izin vermezdi, o siyah gömleğini giymesini söyleyecekti annesi. Ölüm denen hadisenin, bir siyah gömlek ütülemek gibi bir işe sevk edeceğini ve bu işin aklını nasıl olup da meşgul ettiğini düşündü, gülebilse o an buna gülerdi. Anahtarcı da kapıyı açmak için nerden baksan 30-40 lira isterdi şimdi...

Mayıs 06, 2014

Anlattıklarımı Anlayanlar Anlatınca Anladım...

Ayakkabılarından başlayıp yukarı doğru kendisini son kez süzdü, eliyle tişörtünü yukarıdan aşşağıya doğru sağ eliyle, bir kaç kere okşar gibi ütülemeye çalıştı. Bir şey düşündüğüne gören herkesin inanacağı şekilde gözlerini boşluğa sabitleyerek durup, bir kaç saniye sonrasında düşündüklerine hak vermişçesine kafasını yukarı-aşşağı indirip kaldırarak kendisini onayladı. Bunları yaparken kürsüye sadece iki adım uzaktaydı; bir nevi sahne önünde, genelde sahne arkasında yapılan son hazırlıklarını yapıyor görüntüsü, göreni gülümsetecek kadar samimi ve komikti. Sahne dediğime bakmayın, sınıftan bahsediyorum, daha doğrusu bir amfiden. Sunum yapmak üzeri kürsüye çıkan ve arkasındaki beyaz perdedeki görüntülerden yararlanarak çalışmasını sunacak olan uzun boylu ve sarı tişörtlü öğrencimiz, düşündüğünüz kadar utangaç ya da yaptığı şey konusunda gönülsüz değildi. İlginç değil mi? Herhangi bir üniversite öğrencisinin, sunum yaparken rahat davrandığını göreniniz oldu mu hiç? Ya da insanlara anlatacağı şeyler konusunda kendine atfettiği bir özgüvene sahip birine denk gelen? En azından hakkında bir sunum yapılmasını hak eden bir konu değil mi bu da? Neyse biz uzun boylu ve sarı tişörtlü öğrencimize dönelim. Sunumun başını kaçırmak istemezsiniz değil mi?

Kürsünün başında durup, yüzünü amfide oturanlara döndüğü anda, hala kendi aralarında konuşanlar ve başka şeylerle ilgilenenler mevcuttu, hiçbir şey demeden, sadece kişilerle göz teması kurmaya çalışarak bir kaç saniyede sessizliğin oluşmasını sağladı. Neredeyse yarım dakika kadar süren bu sessizlikten sonra, kalabalık arasından tam 'E ne bekliyor hala?' soru işaretleri yükseleceği sırada, uzun boylu ve sarı tişörtlü öğrenciğimiz, yüksek sesle 'Özür dilerim!' diye bağırarak kapıya doğru ilerledi ve amfinin ışıklarını söndürüp dışarı çıktı. 'E ne bekliyor hala?' şeklinde süregiden soru işaretleri bulutu, kendisini 'E ne oldu ki şimdi buna?'ya bırakıyordu ki kendini, ışığın sönmesiyle kendisini beklemediği bir karanlığın ortasında buldu herkes, pencerelerin tamamının perdelerle kapanmış olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorlardı ve daha buna hayret edemeden beyaz perdede gördükleri uzun boylu ve sarı tişörtlü öğrencinin aynı amfide, aynı kürsü önünde, 'Merhaba arkadaşlar!' diyerek başlayan videosuyla karşı karşıya buldular kendilerini... Bu sürpriz sonrası ufak kikirdemeler ve gülüşmeler videodakinin, 'Evet arkadaşlar, sunumum başladı...' demesi sonrası ufak bir kahkahaya da sebep oldu. Videoda bunların hepsi düşünülmüş olduğundan, kahkahaların durulması için konuşmaya bir kaç saniye ara verip, 'Sunumumda anlatacaklarım, bir nesnenin her özne için ve her özneye göre farklı anlamlarda olabileceği ve bununla birlikte resim, video hatta dilin bile bu farklı algı konusuna çaresiz kalacağıyla ilgili...' cümlelerini söylediği sırada kapı açıldı ve içeriye uzun boylu ve sarı tişörtlü öğrencimiz (kısaca UBSTÖ) girdi gülümseyerek. Ekrandaki video öyle bir anda durmuştu ki, videodaki UBSTÖ, içeri birinin girdiğini fark etmiş gibi kapının olduğu tarafa doğru dönmüş ve gelenin kim olduğuna bakıyordu. İçeri giren UBSTÖ da bu espriyi herkes için açık etmek için, önce ekrana dönüp eliyle selam verdi ve daha sonra salona dönüp, 'Şu an ben burada durarak videodaki görselde anlatılanı mı olumluyorum, yoksa benim video dışındaki salt varlığım bile anlatacağım şeyleri farklı kılmış mı oluyor?' dedikten hemen sonra elindeki kumandayla ekrandaki videonun hareket etmesini sağladı. Kürsüdeki UBSTÖ kürsünün hemen yanındaki ufak sandalyeye oturup, perdeye döndü ve videodaki UBSTÖ, 'Girişi bu karmaşık cümlelerle yaptığımdan ve ilerisi için bir berraklığın sunumu iyi yönde etkilyeceğini düşünerek bir örnekle konuyu detaylandırmak istiyorum...' dedi ve devam etti, 'Bir manzara fotoğrafı, manzaranın kendisiyle asla bağdaştırılamaz. O sadece iki boyutlu bir görselden, başka bir şeyden ibarettir. Ve aynı şekilde bu konuştuğumuz kağıda bastırılmış fotoğraf, bir kör için bir manzara fotoğrafı değil, bir kağıt parçasıdır. Mavi ise hiçbir şeydir. Doğuştan kör bir insana maviyi anlatmak imkansızdır... Başka bir örnekle devam edip, iyice derinlere gidelim istiyorum...' dedikten sonra videodaki UBSTÖ, arkasındaki beyaz perdeye dönüp, bir yazı yansıttı ekrana:

"iki adam karşılıklı olarak, duruyorlardı."

Ve yazı ekrana geldikten sonra salona dönüp, '3 tane farklı ressama, bu yazı okutuldu ve okuduklarını çizmeleri istendi. Ve çizilen bu 3 resimde ne gördüğünü söylemesi için de, her resim için 3 farklı insanın fikri alındı. Sonuç: 1 cümle, 3 farklı resim, 9 farklı yorum. Birisi tartıştıklarını iddia etmişti gördükleri üzerine, birisi galiba üzgün olanı teskin ediyor beriki dedi, eşcinsel bir çift olabilir bunlar dedi birisi, güzel bir gün batımı resmi dedi birisi de... iki adam karşılıklı olarak, duruyorlardı...' diye cümlesini bitirdikten sonra görüntüdeki ekran dondu, sandalyede oturan UBSTÖ ayağa kalktı ve ''Çingene' kelimesinin tek bir anlamı olduğunu iddia edebilir miyiz? Kimisinin iyi, kimisinin kötü, kimisinin duygusuzca tanımlayacağı, anlamı tutarlılık göstermeyen bir kelime, diğer milyonlarcası gibi...' Tam o sırada donan ekranın tekrar hareket etmeye başladığı görüldü ve videoda sunum yapan UBSTÖ'nün arkasındaki beyaz perdede gösterdiği bir sonraki fotoğrafın bikinili bir kadın olduğu ve o fotoğrafı hızlıca geçip utandığı ve özür dilediği görüldü herkes tarafından. Önce videodaki sınıfta bulunanların kahkahası ve ertesinde donan ekran sonrası amfideki kalabalığın kahkahası duyuldu. Önce perdedeki yüzü kızaran UBSTÖ'ye, daha sonra da salondaki kahkaha atan insanlara dönen UBSTÖ, 'Şu an ne gördünüz? Bir aksilikle karşılaşıp utanan bir adam mı? Bir aksilikle karşılaşıp utanan bir adamın videosunu mu? Videodaki ben olduğuma göre, bu utanç bana mı aittir? Videoyu ben hazırladığıma göre, bu bir danışıklı dövüşse, ortada bir utançtan söz edilebilir mi? Videodaki amfide de fotoğraf sonrası kahkaha atan insanları duymuşsunuzdur, haliyle orada da esas olarak bir sunum yapılıyor ve bu utancın gerçekliğinin söz konusu olma ihtimali var, gibi mi? Peki, kişi hangi durumlarda utandığını hisseder? Burnuyla oynayıp, sümüğünü masanın altına sürten insan, birine yakalanmadığı sürece utançtan bir eser göstermez. Burnuyla oynayıp, sümüğünü masanın altına sürten insan, bir restorandaysa ve garsona yakalanmışsa, bir restorandaysa ve bir müşteriye yakalanmışsa, bir restorandaysa ve ilk buluşmasını yaptığı tuvalete gidip-dönen flörtüne yakalanmışsa, annesine ya da kız kardeşine yakalanmışsa... Hemen hemen hepsinde farklı bir duygunun içerisinde olur bu burun canavarı. Oysa eylem, aynı eylemdir. Videodaki utanan adama bakıp, kaçınız o adamı benimle eş gördü ve o utancı bana yansıttı diye sorsam acaba kaç kişi elini kaldıracaktır? Sorulacak çok fazla soru var, verilecek çok fazla cevap var gibi gözüküyor, oysa aynı, tek bir duruma baktığımızı düşünüyordum ben... Peki ya ben de birinin anlatımıysam? Birinin bir video içerisinde anlattığı bir sunumu açıklayarak bir sunum hazırlayan bir adamın videosunun sunumu; izleyene ne anlatır. Konu her kademe için farklı bir anlatı mı içerir? Buna verilecek bir cevabınız var mı?'

Video dondu... Ekrana bakarken, oturduğu sandalyeden kalkan beyaz saçlı, kirli sakallı orta yaşın üstünde bir adam ayağa kalktı ve 'Evet arkadaşlar bir yorumunuz var mı?' diyerek yüzünü gülümseyerek salona döndü...

Bilgisayar başında sıcaktan üzerindeki tişörtü çıkarmış olan kısa boylu çocuk, herkesin ilginç cümlelerle paylaşıp durduğu videoyu izlerken, onca şeyden sonra yaşlı adamı gördükten sonra, 'sikerim videosunu ha!' deyip, ekranı kapattı.
 

Nisan 27, 2014

Little Brother Watching You And Masturbating Himself!

Semih S.
Facebook: 32 profil fotoğrafı, 522 arkadaş
Twitter: 1622 tweet, 185 takip edilen, 163 takipçi
Instagram: 63 fotoğraf, 130 takip edilen, 88 takipçi
Foursquare: 870 check-in, 320 arkadaş
Semih S., cuma gecesini evde geçiriyor olmanın sinir bozukluğunu hala atamamışken, dışarı çıkacağı (yegane) arkadaşı Burak Y.'nin 'Kanka kuzenler, akrabalar filan çıkacağız, söz verdim valla.' bahanesinden sonra, az önce Bağdat Caddesi'nde check-in yapmış olduğunu görmesiyle iyice çıldırdı. Esasen asıl çıldırış sebebi, check-in'deki w/ Buse S., Hatice Y.'nin varlığıydı. Görür görmez, "Orospu çocuğuuu..." diye söylendi bilgisayar başından. Bilgisayar başında, açık olan pencerelerde Facebook, Twitter ve Foursquare açıktı; hepsine tek tek bakıp durduğu sırada eli telefonuna gitti ve şimdilik bilgisayarı bırakıp cep telefonundan Instagram'a girdi. Henüz fotoğraflar açılmamışken, aklına sabahki notları geldi, Instagram'dan çıkıp, telefonunun not defteri bölümünü açtı, diğer taraftan da bilgisayarında Facebook sekmesine gelip, arama bölümüne, not defterinde yazılı olan isim-soyisim'leri tek tek aratmaya başladı. İlk isim Emine E. idi, ilk çıkan sonuçlarda aradığı kişiye rastlamadı ve ikinci isim Hale K.'yı aratmaya başladı. Normal şartlarda, ilk aramada çıkmasa bile, Twitter ve Google seçeneklerini de kullanırdı Semih S., ama Emine ismine karşı, Fatma, Hatice, Nebahat vb. isimlerde olduğu gibi ön yargıları vardı, Mesela bir Ece'yi saatlerce arayabilirdi. Hale K. için en üstte beliren ilk sonuçta, 2 ortak arkadaşlı birisi vardı, doğru Hale K. olup-olmadığından emin değildi, ortak arkadaşlarından birisi Melis P.'ydi...
Melis P.
Facebook: 227 profil fotoğrafı, 2472 arkadaş
Twitter: 466 tweet, 72 takip edilen, 657 takipçi
Instagram: 337 fotoğraf, 63 takip edilen, 3253 takipçi
Foursquare: 433 check-in, 720 arkadaş
'Şu orospuyu bi kere siksem...' diye içinden geçiriyordu fotoğraflarına tek tek bakarken. 'Kaşar...' O sıra Hale K.'ya arkadaşlık isteği gönderdi, bu kaşarla arkadaş olması kafiydi eklemek için. 'Amına koduğumun kaşarı ya...' 3 fotoğrafını beğenip, sayfayı kapattı.
Canı sıkıldı, Burak Y.'nin altına 'Yine mi güzeliz, yine mi çiçek :))' yazarak az önce eklediği masa üstü fotoğrafını görünce tekrar sinirlendi. Burak Y.'nin check-in yaptığı mekana bile gitmeyi düşündü, siktir etti; yarınki toplantının varlığıyla içini rahatlatmaya çalıştı, işe yaradı. Toplantı önemliydi.
Semih S., Colgate Palmolive şirketinde, bir bayi çalışanıydı. Bayinin sahip olduğu müşterilere (marketlere, süpermarketlere, bakkalara...) ürün satıyor, süpermarketlerin reyonlarının düzenine bakıyor, yeni müşteriler ayarlamaya çalışıyordu. Bir tanıdık vasıtasıyla girdiği bu işte, bir tanıdık vasıtasıyla yükselme peşindeydi ve bu nedenle yarınki toplantı önemliydi. Bayi çalışanları, bayi müdürleri, koordinatörler; bölge müdürünün bir kaç ayda bir yapıyor olduğu toplantının sonuncusu için, bölge müdürünün isteğiyle yarın toplanıyorlardı.
Son isim Gülnur A.'dan da sonuç elde edemedi. Semih S. bu isimlere ürün bıraktığı süpermarketlerdeki kadın çalışanların, göğüslerine taktıkları isimlikleri sayesinde ulaşıyordu. Aynı yerde çalışan iki kişiyi aynı gece eklemiyor, önce aralarında en çok beğendiğini ekliyor, diğerlerini ise bir kaç gün sonraya bırakıyordu. Hepsi değilse de genelde arkadaşlık isteği kabul ediliyordu; önce Facebook'taki bir kaç fotoğrafı beğeniyor, daha sonra Foursquare'den check-inleri beğeniyor, sonra..., sonrası bir şekilde geliyordu işte.
Annesinin, odanın kapısına gelip, 'Hayret sen nasıl oldu da evdesin cuma akşamı...' demesi zoruna gitti, 'Yarın sabah toplantım var...' diye kestirip attı, 'İyi iyi, hadi bakalım...' deyip salona doğru geçti annesi, Semih S. ise sigarasını, çakmağını alıp balkona çıktı. Bir taraftan Foursquare'den insanların check-inlerini beğenirken, sigarasını tüttürüyordu. Check-inler bitti, o da Instagram'a girdi bu sefer, çift tıklaya tıklaya aşağı iniyordu...

Şimdi burada hikayeyi donduralım...

Mesela diye başlayarak şunu düşünmenizi istiyorum, dış kapınızdaki dışarıyı gözlemenizi sağlayan o mercek, bildiğiniz gibi sadece içeriden dikizlemeye müsaittir, dışarıdan bakan birisi o mercekten içeriyi göremez, tek taraflı bir seyirdir bu. İşte bana öyle geliyor ki, teknolojinin sırtladığı 21. yüzyıl, bütün evlerin kapısında bulunan o merceğin ters takıldığı bir yüzyıl olarak kendine yer buldu. Biz evin içindeyiz ve dışarıdaki herhangi biri, oradan geçen biri, bir yabancı bizim hayatımıza, yaşayımıza tanık olma hakkına sahip artık ve biz onun kim olduğunu bile, o istemediği sürece bilemeyiz. Başta çok sınırlandırıcı, faşizan, kişiyi aşağılayan bir uygulama gibi gözüküyor, ama her şeyin bir adaptasyondan ibaret olduğu da görülebiliyor. Bir kimseyle, bir odada yaptığınız bir sevişmeyi düşünelim bu sefer de; bunun canlı ya da video kaydı olarak tanıdığınız/tanımadığınız insanlara servis edileceği düşüncesi önce sizi şok eder. Mahrem, gizlilik, ayıp, ahlaksızlık, aile gibi bir yığın norm aklınıza gelir ve sizi korkutur. Sonraysa, aslında bu video ile 'Sevişebiliyor olduğunuzu, güzel bir kadınla sevişebiliyor olduğunuzu; bunun sizi cazip kılabileceğini, güzel kadınlar tarafından tercih edilebilir olduğunuzu, iyi seviştiğinizi, vb...' önermelerini de verebileceğini fark edersiniz ve teşhir olmak ile teşhir etmek arasında sadece çok çok ince bir çizginin varlığıyla yüzleşirsiniz.
Evet, 21. yüzyıl kişiye, olmak istemediği bir insanı olma zorunluluğuna gark edebildiği gibi, olmadığı bir insanmış gibi davranmasına da olanak tanıyor. Ve esasen bu ikisi görünümde aynı şeyler...

Hikayemiz devam edebilir...

Semih S., sabah uyandı, tıraş oldu, yüzünü yıkadı, dişini fırçaladı, üstünü giyindi, kendisi için toplanmamış, masada bırakılan kahvaltı sofrasında bir kaç dakika zaman geçirdi... Sıkıntısız bir sabahtı işte, birazdan çıkabilirdi evden, o sıra ossurdu. Evet, gaz çıkardı, bildiğin. İçi bir garip oldu; midesini bozulduğunu, üşütmüş olabileceğini ve ishal olmuş olacağını tahmin ediyorken, sanki bir şeylerin de gazla birlikte kaçtığını hissetti. Önemsemedi, çıktı evden, dolmuşa bindi, ücreti ödedi, koltuğa oturdu ve götünde hafif bir ıslaklık hissetti... Aynı anda içinden 'Hay anasını,bacısını, avradını, zürriyetini, gelmişini, geçmişini...' diye süregiden ve duracağa ve bir yere bağlanacağı da belli olmayan bir sayıklamaya tutuldu. Bir kaç saniyelik bir sinir, alnındaki damarların bile belirginleşmesine neden oldu. Götü pis olsun, çok önemli değildi sanki de, kokuyor mu? O almıyordu da, ya kokuyorsa? Etrafına bakındı, yanındaki adama, adamın surat ifadesine baktı, dolmuştan inene kadar, her saniyesini bir ceylan gibi insanların yüz ifadelerini dikizlemekle geçirdi. Dolmuştan inince, merkez ofisin hemen yanındaki bakkala uğrayıp ıslak mendil aldı, deodorant var mı diye sordu, yoktu. Neyse, çok önemsemedi deodorantın yokluğunu. Toplantı salonu, kapısının önü kısaca merkez ofis olması gerektiği gibi epey kalabalıktı, tuvalete gitmeden önce tanıdıklarıyla selamlaştı, kendisini işe sokmuş olan Mustafa K. ağbeyinin halini hatrını sordu ve tuvalete girdi, kapıyı kilitledi.
Pantolonunu, donuyla birlikte dizine kadar indirdi. Donundaki ufak, açık kahverengi pisliği gördü, 'Ananı, avradını, varlığını sikeyim be...' Islak mendili açtı, içinden aldığı mendille boku aldı, klozete attı, ardından bir ıslak mendille boku aldığı kısmı tekrar sildi, ardından bir ıslak mendille, ardından bir ıslak mendille daha... Pisliği götüne de yayıldığını düşünüp, bir ıslak mendille de götünü temizledi, o sıra lavabonun aynasından o haline gözü çarptı, birinin kendisini bu şekilde görebileceğini düşündü, sonra kapıyı kilitleyip-kilitlemediği aklından uçup gitti, kilitlemek için tekrar kapıya yöneldi, kilitlemiş olduğunu fark etti. Oldu gibi sanki, diye içinden geçirdiği sırada donunun sildiği kısmını iki parmağıyla sürttü ve parmağını burnuna götürdü, hala kokuyordu. Donu da sırılsıklam olmuştu, bu sefer tuvalet kağıdıyla donunu kurulamaya yeltendi, tuvalet kağıdı sildikçe, nemli dona kağıt parçaları bırakıyordu, sonra bıraktığı parçaları eliyle almak zorunda kalıyor ve her eli donuna değdiğinde elini burnuna götürmek isteği duyuyordu. İçeride epey uzun süre kalmış olduğunu fark edince, olduğu kadar artık diye düşünüp, sifonu çekip, elini normalden beş-on kat daha uzun bir süre yıkayıp dışarı çıktı ve herkesin toplantı salonuna geçmiş olduğunu fark edince biraz da aceleci davrandı, bu acelecilik esnasında bağırsaklarının harekete geçmiş olduğunu fark etti ve aynı anda kendisini iyice sıktı. Hemen duracağa benzemeyen bu hareketlilik yüzünden, yürümesini yavaşlattı ve kendini bir sıkıp, bir bırakarak toplantı salonuna oturması gereken yere geçti, o otururken Mustafa abisi, 'Ne yapıyorsun amk tuvalette saatlerdir?' der gibi suratına baktı Semih S.'nin, aldırmadı, oturduğu yerde kendini sıkıp-bırakmaya devam ediyordu.
Bir kaç dakika sonra bölge müdürü salona girdi ve akabinde de direkt konuya girerek toplantıyı başlattı. Bünyelerine yeni kattıkları markalardan ve ürünlerden, bu ürünlerin satışına öncelik tanınmasından ve bunun raporlanmasına dikkat edilmesi gerektiğinden bahsederek konuya girdi... Aynı sıralarda Semih S., bölge müdürüyle en azından görsel bir yakınlık ve tanınırlık kurmak amacıyla kendisini yavaş yavaş sıkmayı bıraktı ve göz teması kurarak dinlemeye başladı. Dikdörtgen bir masaya konuşlanılmış bu toplantıda, uzunlamasına karşılıklı 12 kişi oturmakta ve Semih S.'ye göre sağ başta bu 24 kişiyi sağına ve soluna almış olarak konuşmasını sürdürmekteydi bölge müdürü İsmail S., bu 24 kişinin haricinde, masaya tam sığılmadığından oval şekilde sıralanmış 7 kişi de masanın sol baş kısmına konuşlanmıştı. Semih S. İsmail K.'nın sol tarafında, Mustafa abisinin ardından 5. sırada olarak konum almıştı.
İsmail K.
Facebook: 2 profil fotoğrafı, 88 arkadaş
Twitter: Yok.
Foursquare: Yok.
Instagram: Yok.
Bölge müdür İsmail K., satışların önceki yıllarla olan istatistiklerinden bahsederken, Semih S., kendisini sessizce gaz çıkarıyor olmanın keyfini tadacakken yakaladı, aklı başına gelip, kendini sıktığında geç kalmıştı bile. Götündeki ıslaklığı hissettiği anda, başına ve kulağına bir yangın misali sıcaklık vurdu anında. Toplantıyı bırakamazdı, ama ya kokarsa? Kokarsa bu başına daha büyük bela olurdu... Yavaş yavaş sandalyesini geriye iterken, Mustafa K. ona doğru dönüp, 'Napıyon amk salağı, napıyon!' diyordu bakışlarıyla, Semih S. yavaşça ayağa kalktığında bütün bakışların kendisine toplandığını, hatta İsmail K.'nın konuşmasına yarıda kesip kendisine yöneldiğini fark etti, 'Çok özür dilerim, ufak bir mide rahatsızlığım var da, izninizle lavaboya gitmek zorundayım, çok özür dilerim...' der demez, kapıya yöneldi hızlıca, odadan çıktığından başındaki ve kulağındaki yangına sanki birisi su dökmüştü. Tuvalete girip, kapıyı kitlediğinde ıslak mendillerin hepsini ilk girdiğinde bitirmiş olduğu gerçeğini hatırladı, buradan aşşağı inip, tekrar ıslak mendil alıp gelmeyi çok meşakatli buldu, tekrar aynı işlemleri bu sefer tuvalet kağıdıyla yaptı. Tuvalet kağıdına sıvı sabun dökerek, donunu köpürttü, sonra kurulamaya çalıştı, iyi gibiydi ama donu epey ıslaktı bu sefer. Donunu çıkarıp atsa? Öyle de olmaz ki... Koku acaba sinmiş olabilir mi diye içi içini yiyordu her saniye, o sıra lavabonun altındaki dolaba gözü çarptı, içini açınca istiflenmiş tuvalet kağıdı ve oda spreyini gördü. Oda spreyi fikri aklına yattı, apış arasına bir kaç fıs oda spreyi sıktı, sonra içi rahat etmeyince 2-3 fıs da donuna sıktı, tam spreyi bırakacakken son bir fıs daha sıkıp öyle bıraktı. Sifonu çekti, elini yıkadı, kilidi açtı, odaya girdi, yerine oturdu, otururken ancak yanındakilerin duyabileceği, uzaktakilerin söylendiğini sanacağı bir ses tonuyla tekrar özür diledi.
Kendisini sıkıp-bırakmayı, İsmail K. sözü bayiliklere, 'İstek, şikayet, önerileriniz...' maksadıyla bıraktığı sırada yavaşlatıp, bıraktı, şu ana kadar geçen sürede aklını asıl kurcalayan şey, bok kokusundan ziyade oda spreyi kokusunu herkesin almış olduğunu fark etmiş olmasıydı, çünkü kendisi de hala alıyordu bu kokuyu ve nasıl bir salaklık yapmış olduğunu algılayışı kulaklarının kızarmasına ve sıcaklağına kömürle harlatmaya katkı sağlıyordu. Şimdi ise, konuşanları dinliyor, rahatladığını hissediyordu, masada oturan, daha önce karşılaşmadığı bir kaç kadını da gözüne kestirmişti, isimlerini öğrenmesi gerekiyordu. O sıra yine bağırsaklarını hissetti, bu sefer hızlı davrandı ve kendini sıkarak durumu kurtardı. Bu nasıl ishaldi böyle, su gibi akıyor ya, altı üstü 2 saat balkonda durduk, gece üstüm mü açıktı acaba... diye giden düşünceleri de kendisine bu sıkıp-bırakmalarda eşlik ediyordu. Sıkıp-bırakmakla önüne geçemediğini, sadece yavaşlattığını fark etmesi çok zaman almadı, yavaş da olsa çıkışa doğru yaklaşabildiklerini hissetti, daha sert sıkmaya başladığı sırada, sol yanındaki bayi müdürünün konuştuğunun farkında bile değildi. O sıra, 'Semih bey... Semih bey... Siz iyi görünmüyorsunuz, isterseniz bu seferlik bir istirahata çekilin...' dediğini duydu İsmail K.'nın. Buradan gitmeyi çok istiyordu, evine gidip klozetten kalkmamak çok istiyordu, hele şu an için her şeyden çok istiyordu, ama bu şekilde gidemezdi. Hele 'git' denmişse, kesinlikle gidemezdi; bu böyleydi işte, gidemezdi. 'Çok özür dilerim, sabah bu ağrıyla uyandım, şimdi de bastırıyor, ama önemi yok, bir yüzümü yıkayıp geleyim, özür dilerim gerçekten...' derken kapıya yaklaşmıştı bile, söylenenleri pek duymuyordu, kalkarken gidecek yer bulan boklar yine dona dayanmıştı, yürüyüşünün dikkat çekmesini istemediğinden, yürüyüşünü dikkatli yapmak istiyordu ama bu da dikkat çekmesine neden oluyordu, kapıdan çıkıp, tekrar tuvaletin yolunu tuttu, 'Anasını avradını sikeyim, orospu çocuğu, toplantısının amınakoyayım, ishalini bokunu sikeyim, ceddinin amınakoyim, bugüne toplantı koyanın anasının amına koyayım...' ...
Bu sefer acele etme gereği duymadı, donunu indirip klozete oturdu, rahatlamaya başladı. O sıra aklına ilkokul 2. sınıfta sınıftayken altına kaçırdığı geldi. Gülümsedi, anının bu kadar net olmasına şaşırdı. 5. sınıfın tenefüsünde pisuvara işerken, gaz çıkarmak istemiş ve anında dışarı fırlayan boku götünde hissetmişti. Boku temizlemek, izin alıp eve gitmek, okuldan kaçmak yerine, pantolonunu hiçbir şey olmamış gibi iliklemiş ve son dersin hızlıca biteceğini ve kimsenin çakmayacağını düşünerek eve gidebileceğini varsaymıştı. Sıraya oturduğu anda götüne yayılan bokun büyüklüğü, bir anda gözlerinin dolmasına neden olmuş ama kendisini sıkmış ve yaş akmasına izin vermemişti. Ders bittiği anda eve doğru koşmaya başlamış, servisle gidiyor olmasını bilmesine rağmen, servise binmeyi istemeden koşmuştu. Evi, okula yürüyerek 200-300 metre kadar uzaklıktaydı fakat aralarında, trafiğin yoğun olduğu genişçe bir ana cadde olduğundan ailesi onu servise vermiş ve haliyle servis de ilk olarak onu evine bırakıyor olduğundan yolun 150. metresinde filan, servis onun yanına yaklaşmış ve durmuş, servisteki Şule ablası, onu servise bindirmiş, hiçkimseyle konuşmadan kendisini sıkmaya devam eden Semih S., servisten inip, bu sefer kendini daha fazla tutamayıp ağlayarak apartmanına doğru koşmaya başlamıştı. Apartmanın dış kapısı açık olmasına rağmen, aşşağıdan zile başmış; annesinin bu saatte ondan başkasının eve gelmeyeceğini bildiğinden direkt otomata bastıktan sonra, kapıyı açıp tekrar yarım kalan işine devam edeceğinden Semih S., eve girip pantolonumdan kurtulabileceğini düşünmüştü. Beklediği gibi de olmuş, kapıyı açık, annesini içeride otururken bulmuş, direkt banyoya gidip pantolonunu donuyla çıkarıp top gibi birbirlerine dolamış ve dolu olan kirli sepetinin üstündeki kıyafetleri dışarı çıkarıp en altına atmış ve üzerine diğer kıyafetleri tekrar yığmıştı, hatta sonradan gördüğü ve kirli sepetine atmamış olduğu çorabı da yerden alıp, sepete atmış, hafifçe götünü temizledikten hemen sonra, üstünü değiştirip, topunu alarak sokağa koşmuştu. Bunların tamamını birebir, kare kare hatırlıyordu. Ertesi sabah ütülü pantolonunu giyerken sanki bir gün önce hiçbir şey olmamış gibiydi, annesi en ufak bir şekilde bile bahsetmemişti bu durumdan. Bunu nasıl bu kadar net hatırlayabiliyordu ki? 8 yaşında yaşadığı bir olay ve o, kirli sepetine sonradan attığı çorabı bile hatırlıyordu? Nasıl?

Bir kez daha hikayemizi durdurmak istiyorum.

Doğduğunuz andan, ölümünüze kadar ki geçen sürede, her saniyenin birer fotoğraf karesi olarak arşivlendiğini düşünebilir misiniz? Hatta belki saniye başı 5 fotoğraf desek gerçeğe daha yakın olabilir hiçbir anı kaçırmamak açısından. Daha basit anlatımla, önünüze bir defter alıp, sayfalarına arka arkaya ve aynı konuma gelecek şekilde önce duran, sonra adım atıyor gibi gözüken bir adam resmi çizin, hatta Cin Ali diye tabir edebileceğim çöp adam resmi çizin. Bunu 100 sayfa boyunca sürdürün, ilk sayfaya duran Cin Ali, ikinci sayfaya adım atan, üçüncü sayfa duran, dördüncü adım atan... şeklinde. O defterin yapraklarını yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı hızlıca ve peşepeşe geçtiğiniz zaman duran ya da adım atan değil yürüyen bir çöp adamla karşılaştığınızı fark edeceksinizdir. Yani video ile, sinema ile, yani hayat ile karşılaşacaksınızdır. İşte hayatımız da bu işte, doğduğumuz andan itibaren arşivlenmeye başlanmış olan bir fotoğraf diyarı aslında. Bazı fotoğraflarımızı çok beğeniyoruz, hatta başkaları da beğeniyor, çok beğeni alıyor ve size anlattırtmak istiyorlar; siz de anlatıyorsunuz işte o çok beğeni alan fotoğrafın hikayesini, unutamıyorsunuz, unutamadığınız güzel bir albüme ait o fotoğrafın yeri. Bazı fotoğraflardan haberiniz bile yok, mesela uyurkenki hallerinizin fotoğraflarını hatırlamıyorsunuz bile, ya da dört-beş yaşına kadar ki olan o milyarlarca fotoğraftan haberiniz bile yok. Milyarlarca fotoğrafın ard arda dizildiği, trilyonlarca yapraklı koca bir defter kısaca ömrümüz. Bazen defterin herhangi bir sayfasını açıp bakıyoruz ve 'Aaa diyoruz, evet...' bazense hiçbir şeyi nasıl oluyor da hatırlayamadığımıza şaşırıyoruz, sanki biz yaşamadık onları. Ve yine aynı şekilde, üstteki Semih S.'ni örneğinde olduğu gibi hiç akla gelmeyecek bir anıyı, fotoğraf fotoğraf her karesini hatırlıyoruz, hiçbirini unutmamış olarak. Böyle bir örnek önümüzde durunca da insan, o milyarlarca fotoğrafı algılayacak, akılda tutacak ve unutmayacak bir belleğe neden sahip olamayacağını düşünmeden edemiyor...

Semih S. hala klozette oturuyor ve bir taraftan da arkadaşlık isteğini kabul eden Hale K.'nın fotoğraflarına bakıp, bir kaçını daha şimdiden beğeniyordu.

Hikayeye geri dönmekten vazgeçtim...

Nisan 23, 2014

Sen Kimsin? Sen O Musun?

Schopenhauer, insanın kaderinin tayinini 3 temele dayandırır; bir insanın ne olduğu, bir insanın neye sahip olduğu ve bir insanın neyin temsilcisi olduğu'dur bunlar.
İnsanın ne olduğu: Yani kişiliği, karakteri, güç-kuvvet, huy, zeka, yetişme şekli vb...
İnsanın neye sahip olduğu: Yani sahip olduğu mal ve mülk.
Ve insanın neyin temsilcisi olduğu: Yani o kişinin, başkalarının düşüncesine göre nasıl algılanıp, tanımlandığı. Saygınlığı, rübesi ve şanı...
Mert Bey'in hikayesini alatmaya, bu önbilgiyi vererek başlamayı doğru buldum, çünkü belki de Schopehauer'i hiç okumayan, belki de adını dahi duymayan Mert Bey'in 3. maddeyi ne kadar da yararlı bir şekilde içselleştirebildiğini görmenizi istiyorum.
Şimdi, yolun karşısından iki adam geldiğini düşünün. Bu adamlardan birinin savcı, diğerinin ise bir işsiz olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte karşıdan gelen adamların dış görünüşlerinden bahsetmek de gerekirse, birisi kesinlikte 'janti' tabirini kullanabileceğim fiyakada, üzerine 'cuk' oturmuş diyebileceğim fitlikte bir takım elbise giymiş ve kıravatıyla, ceketinin cebinden gözüken mendilinin renklerini  birbirine güzel uydurmuş, tozsuz ayakkabısı az önce bir ayakkabı boyacısına 20 lira kaptırdığını işaret eder temizlikte ve kahvaltıdan sonra berbere uğradığını iddia eden pembe, tüysüz elmacık kemiklerine sahip. Diğeri ise, paçaları iki kez katlanmış, hatta bazı zamanlar üç kere katlandığı paçadaki izlerden belli olan, kendisine iki beden büyük olduğunu, giydiği kemerin pantolonu toplaması sonrası dikişlerinin gelmesi gereken yerlerinin tutarsızlaşmasıyla fark ettiğimiz bir kadife pantolonun üzerine,  gömlek-baklava desenli üçgen yaka kombini yapmış ve eve gidince kazakla gömleği bile tek tek çıkarmaya üşendiğinden, gömleğin üstten 2 düğmesini açıp, kazakla birlikte çıkarıp, yine giymesi gerektiği zaman da gömleği hiç kazağın içinden çıkarmadan aynı anda ikisini birden giyen ve bu kolaycılık sonrası sünen kazağın bel kısmından gözüken bolluğuyla birlikte, lastik kısmı da bolardığı için aşşağı kısmı komple dalga dalga olan bir görüntü kirliliğiyle arzı endam etmekte; giyim sektörünü bedene bir estetik katmak yerine, vücudu kamufle etmek için kullanan bu insanoğlu, yüzü için de kendisinden bekleneni yapmakta ve saçları ile sakallarının uzadıkça yüzünü daha fazla kamufle edeceğini fark etmenin hazzını ve bu hazzı yaşamak için kılını kıpırdatmasının gerekmeyişinin tatminini aynı anda yaşıyor ve tın tın yürüyor.
Bu ikiliden takım elbiseli olan beyefendi, savcı olduğunu iddia etse, herhangi bir soru işareti belirir mi aklımızda? Gerçekten şüpheciliğimizi harekete geçirir mi bu beyan? Peki kadife pantolonlu beyefendi, böyle bir iddianın peşinde olsa, içimizden bir 'hastır lan!' çekmez miyiz? En azından bir kimlik görmek isteyecek kadar şüpheci davranmaz mıyız?
İşte Mert Bey, Schopenhauer okumamış olsa da, insanlarının ne olduğuna kişinin kendisinden ziyade, kişiyi izleyenlerin karar verebildiğini ve bu kararı manipüle etmenin de çok kolay olduğunu özümsemiş bir insan. Ve kendisi şu an her zamanki gibi, ütülü, vücudu için yapılmış olan kıyafetleri, günlük sakal tıraşı, bakımlı saçları ve günlük temizlenmiş ayakkabılarıyla hazırlığını tamamlamak üzereydi. O hazırlanadursun, biz ise sol görüşlü insanların neden eğitimci ve sanatçı olduğu konusunda bir beyin açma seansına başlayalım. Bunun cevabı sanıyorum gayet açık, kadife pantolonlu beyefendinin özgürlüğüne sahip olma lüksüdür. Kendisinin farkında, bu nedenle elalem ne der umursamayan, paranın köpeği olmamış, bu nedenle aza tamah edebilen, hayatını yaşayıp, hayatını sonlandıran, çevresindeki insanların hayatına karışmayı makul bulmayan, ufak bir yaşam. Herkesin heveslendiğini varsaydığım bir 70 yıl. Sağ görüşlü insanların ise, savcı, hakim, belediye başkanı, kamu yöneticisi, devlet adamı olmasına göz atalım bir de... Dış görünüş konusunda toplumun değer yargıların dışına çıkmayı doğru bulmayan bir gelenekçiliğe sahip, para kazanmanın, güç-makam-saygı da kazanmak olduğunun illüzyonu ile büyütülmüş, bu nedenle hep daha fazlasını isteyebilen, hayatı yaşarken kendine vatanperverlik-bayrak-din gibi kutsallar seçtiğinden çevresindeki herkesin yaşayışı hakkında söz söyleme yetkisini kendisinde görmeyi seçebilmiş bir yaşam. Dünyanın neden kaybetmeye mahkum olduğunu anladınız mı şimdi? Aydınlar diyebileceğimiz kesimin bencilliği ve umursamazlığını, bununla birlikte çok özür dileyerek söylüyorum sike sürülcek aklı olmayan insanların nasıl da büyük düşünüp toplumu domine ettiğini görebiliyor musunuz?
Belki de göremiyorsunuz... ama şu an Mert Bey'i görmenizi isterdim. Gerçekten yakışıklı, genç bir adam.  Evden çıkıp, gitmesi gereken yere gitmek için harekete geçti bile. Bazı ufak detayları unutmak insanın canını çıkar, mesela kapıyı kapatıp, asansör ile aşağı inerken,  tırnaklarını kesmeyi unuttuğunu fark etmek... Parfüm sıkmayı unuttuğunu algılamak... Geçen sefer cüzdanınızı yanınıza almadığınız ve farklı bir pantolon giydiğiniz için kimliğinizin şu an o pantolonuzun arka cebinde, yanınızdaki cüzdanın içinde olmadığını görmek... gibi. Mert Bey'inki, onun için çok da can sıkıcı olmayan bir unutuydu, parfüm sıkmayı unutmak.
Caddeye çıktı ve gideceği yerin güzergahında olmayan ama gitmesi gereken çakma parfümcüye doğru yol almaya başladı. Bazı insanlar vardır, jantiliği üzerlerinde sadece hafta sonları ya da bayramlarda filan taşıyabilecek kişiliktedirler, haftanın her günü, o yükü taşımayı göze alamazlar bile. Bu nedenle aynada, yansımalarda, camekanlarda gördükleri kişiye bir yabancıymış gibi ilgi duyarlar. Normalden daha fazla tuvalete giderler, en ufak bir yansımanın gözlemini yaparlar ve sürekli olarak bu yabacının diğer insanların ne kadar ilgisini çekiyor olduğuyla ilgilenip dururlar. Mert Bey elbette ki, janti doğmamışsa bile -ki doğmuş da olabilir-, janti olmuş bir insandır. Bakkala elbette eşortmanla gidilebilir ama aynaya bakılmayacak bir halde bulunmak için evde olmayı bahane etmek, hiçbir denklemde zaten makul değildir. Bu nedenle konu, 'onları ben de giysem...'den fazlasıdır.
Mert Bey'in, parfümcüye girip, istediği marka parfümün kokusunu sorup, eline aldığı parfümü önce eline sıkıp koklaması, ertesinde bütün vücuduna sıkıp, gerçekten bir şey deniyormuş gibi, bakışlarının boşlukta gezinen süreğenliğine satıcının da bir anlam vermesini algıladıktan sonra, 'cık'layıp ve 'Neyse, teşekkür ederim...' diyerek dışarı çıkmasının üzerinde çok durmayacağım.  Hatta hiç durmayacağım, çünkü şu an önünden geçtiği ve 100 metre öncesinde de bir benzerinin önünden geçtiği ve 100 metre sonra başka bir benzerinin önünden geçeceği butik marketlerin üzerinde durmak istiyorum. BİM, Şok, Dia, A101, UCZ... Carrefour Express, Migros Mjet; evet bir de bunlar var, dünyanın en büyük, en çok metrekareli mağazalarını açmaktan keyif alan, en büyük şirketler; aslında peynir, ekmek sattıklarını ve bunların günlük alındığını, günlük alınan bir ürün için insanların tatava yapmaya dev gibi avm'lere gelmiyeceğini geç de olsa anladılar ve hayatımıza butik market kavramını soktular, her şeyin butiği makbul farkındaysanız artık. Çünkü büyük paraları, büyük adamlar kazanıyor; küçük insanların, küçük paralarını kimin alacağı davası ise hala su götürür bir kavgayı beraberinde taşıyor gördüğünüz gibi. 'Küçük esnafı bitirdiler...' kısmında olmayı ise kendime zul addediyorum, keza elinde sigarası eksik olmayan, ufacık bakkalı da duman altı etmiş, dükkanındaki her ürünü sanki yıllardır el değmemiş gibi toz içinde olan bir bakkala girip, fiyatını sorduğum bir ürünün varlığından dahi haberdar olmadığı bakışlarından belli olan ve ürüne uzun uzun bakıp '5 lira!' diye sallayan bir kişiyi sırf küçük esnaf diye baş tacı etmeyeceğim, etmem de. Bütün bunlarla birlikte, satış stratejisini fakirin 1 lirasına göz dikerek ayarlayan; daha ucuz, en ucuz, çok ucuz, sudan ucuz taktiğiyle, kaliteyi, güzelliği, lezzeti komple kadro dışı bırakarak ve fakirin fakir kalmasından haz alarak, fakir parasıyla dev sermayeler yaratmanın çelişkisini görmezden gelerek oluşturulmuş imparatorluklar için söylenecek sözler de var...
Konuyu Starbucks'a nasıl getireceğimi, açık söyleyeyim bilmiyordum. Esasen konuyu Starbucks'a getireceğimi de bilmiyordum. Mert Bey'in sakince ilerleyerek, ortalama 10-15 kişiyi bulan alışveriş kuyruğuna girmeden geçmesiyle tuvalete gideceğini ben de tahmin ettim, lakin evden çıkmadan önce işediğini bildiğimden buna neden gerek duyduğunu anlayamadım. Şifreyi bilmiyor oluşuna aldırmayışındaki özgüveni görseniz gülümserdiniz, keza 15 kişilik kuyruğa haiz bir kafenin tuvaletinin boş olma ihtimalinin düşük olduğunu ve tam kapının önünde duruş pozisyonu alacağı sırada erkek tuvaletinin kapısının kilidinin oynamasıyla haklı çıkışını bir tek kendisi takdir edebiliyordu, bir de ben elbette. Starbucks'ları bilirsiniz; parayı verirsiniz, isminizi söylersiniz ve kasanın 3 metre kadar solunda isminize benzer bir ismin yazılı olduğu karton bardaktaki kahvenizi beklemeye başlar, o bekleme süresince de, birilerinin aldığı ama kimin aldığını kimsenin bilmediği Starbucks amblemli bardak ve termoslara bakar durursunuz, sonrasında kahvenizi alır yolunuza devam edersiniz... Mert Bey tam olarak böyle yapmadıysa da, bir yerde doğruyu yakaladığını söyleyebilirim. Tuvaletten çıktı, kasanın 3 metre yanındaki deskin orada çıkan ve bekleyen karton bardaklardaki kahvelerden birini aldı ve yoluna devam etti. Bir kişinin bile 'Acaba?' demediği, çok sıradan bir 'Kahvemi alıyorum, devam ediyorum...' anıydı diyebiliriz bu durum için. Starbucks amblemli bardaklara bakmayı abartmış birisi, bir dakika içinde gelip, kahvesinin çıkmadığını fişiyle kanıtlayacak ve rötarlı da olsa kahvesine kavuşacak ve bu yok olan kahvenin hesabı kimse tarafından kesinlikle sorgulanmayacak bile. Mert Bey, tarzı olmasa da karamelli bir lattenin ağzını tatlandıracağı konusunda iyi huylu bir iştaha sahipti kahvesinin ilk yudumunu dili yanarak almış olsa da. Bildiğiniz gibi karton bardakların, ağızlarını da kapattıklarından kahve geç soğuyor, hatta mübalağalı bir tabir de olsa soğumuyor diyedebiliriz. Bu hareketten yola çıkıp bir hırsızlık sorgulaması yapmamız ne kadar gerçekçi olur? Bu hareketin cezalandırma sisteminde nasıl bir bedeli olabilir? Adaletli olmadığını, makul olmadığını, toplum düzenini bozacağını biliyor olsam da, bu hareketi yapıyor olmanın cezayı bırak, ödüllendirilmesi gerektiğini düşünüyorum ister istemez. Bunu yapabiliyor olmayı ancak 'sanat' kelimesiyle açıklayabiliyorum ve saygı duymak zorunda hissediyorum. Evet, Mert Bey'i bir kazanan olarak tanımlamakta bir çekince görmüyorum ve her şeyin zıttıyla var olduğu bu dünyada, kazananın olduğu yerde kaybedenlerin de illaki olmak zorunda olduğunu ve bu kaybedenlerin, kaybedişlerine gerekçe olarak da kazanamayışlarını göstermek istiyorum biraz ahlaksızca olsa da...
Ve buradan Suç ve Ceza'nın baltalı katili Raskolnikov'un ahlak yasasına gidip, ufak bir seansa dahil olmayı kaçınılmaz bulduğumu, seansa başlayarak dillendirmek istiyorum. Bildiğiniz yada bilmediğiniz gibi Raskolnikov, bir kadını baltayla öldürüp, parasını almayı makul sayıyor. Raskolnikov bir cani değil; kadın yaşlı ve zengin, Raskolnikov genç ve fakir. Fakat Raskolnikov, konudan çok uzaklaşıp duruyor, birini öldürecek vasıfta olmadığıyla yüzleşiyor, fıtratında bunun olmadığını fark ediyor. Bu vasfı Napolyon'a atfediyor mesela, onun milyonlarca insan öldürmesinde beis görmüyor, bunun vicdan azabını ya da cezasını ona çektirmeyi bırak, böyle bir cezanın var olmadığını bile söylüyor. Ama bu vasfa sahip olmayıp, bunu çabalayana ise elinden gelen acıyı çektiriyor Raskolnikov ve kendisine de aynı cezayı ve acıyı uyguluyor. Balta, Raskolnikov ve Napolyon deyince sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama benim aklıma bir Coen klasiği olan Fargo filmi geliyor. Tek derdi para olan, kendini Napolyon sanan, fakat Napolyon olmaktan çok uzak ve bunun bedelini ödeyecek bir adam. Napolyon olduğu her halinden belli olan, hobilerinden biri insan kanıyla karları kızıla boyamak olan bir üst insan ve bu üst insanın Raskolnikov'a selam çaktığı baltalı  müthiş sahnesi... Coen Kardeşler, belki de bu filmi yazarken, Suç ve Ceza referansı yaptıklarından haberdar bile değillerdi, ama gördüğünüz gibi ben yazımla onları, olduklarından daha fazla yücelttim. Ve aslında kendimi yücelttiğimi ve bunu, yanıma bir de tevazumu alarak yaptığımı hiçbiriniz anlamadınız...
Tesadüf bu ya, elindeki kahveyle D&R'a girip, kitap reyonlarını yavaşça gezen Mert Bey, az önce farkında değildi belki ama Suç ve Ceza'nın da önünden geçti ve kahvesini rafın üstüne bırakıp, yeni çıkanlardan bir kitabı kurcalamaya başladı. Birini bırakıp ötekisini alıyor, her kitaba ortalama 1-2 dakika vererek, daha fazlasını hak edip, etmediklerine karar veriyordu ve henüz hak edenine rastlamamıştı. Belanın sizi nerede ve ne zaman bulacağı kesinlikle belli olmaz. Bununla birlikte insanların üst-alt takıntısı vardır; zekanızla üstün geldiğiniz insanın, hürmet göstereni olduğu gibi bu zekayı yok etmek isteyeni de çoktur. Salt zeka üstünlüğü ile de açıklanmaz bu durum, ağzınıza gerek kalmayan üstünlükler de vardır dışavurulan, en güzel örnek içinse Mert Bey'e bakmanız yeterlidir. Kıskanarak, imrenerek ya da nefret ederek bakılabilir ancak Mert Bey'e. Ve yaşadığımız toplum gereği nefret eden sayısının fazlalığını bilmem, anlatmama gerek var mıdır?
Belanın sizi ne zaman ve nerede bulacağı belli olmaz dedik, Mert Bey'i de bela az önce, arkasından geçen 21-22 yaşlarındaki üç gençten birinin, bariz şekilde  söylediği 'Şeklini siktiğimin ibnesi...' cümlesine gizlenmiş vaziyette buldu, cümlenin ardından gelen kikirdemeyi geçiyorum elbette. Mert Bey, korkmadı, çekinmedi, esasen herhangi hiçbir duygusunu dışavurduğunu iddia edemem, döndü ve 'Bir şey mi dediniz?' diye sordu genç adama, bu sırada kitabı bırakıp, kahvesine uzanıyordu aynı zamanda. Bu kibarlıktan güç alan genç, 'Yaran mı var gocunuyon kardeş...' diyerek rezilce Mert Bey'in üzerine doğru yaklaştı. Mert Bey'in o bir kaç saniyelik bir an içinde kahvesinin kapağını açıp genç adamın suratını gelecek şekilde dökmesi ve kahvenin önce surata, sonra etrafa dağılması esnasında kirlenmekten imtina ettiği 1-2 saniyelik geri çekilmesiden sonra, yüksek ihtimalle ayakkabısını da kirletmek istemediğinden, ayakkabısının tabanıyla karşısında yüzünün yanıyor olduğu her haykırışından belli olan kişinin tam karnına gelecek şekilde sertçe yerleştirdi ve tekmenin etkisiyle sırt üstü yere düşen ve diğer iki arkadaşının tam olarak nereye gidip, nerede kaybolduğuna kimsenin yorum getiremeyeceği bu saniyelerin devamında Mert Bey, yerde yatan kişiye yaklaşarak son olarak ayakkabısının topuğunu, yerdekinin sağ bileğine doğru çok sertçe indirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar diyebileceğimiz bir anda gerçekleşen bu olay sonrası, kitapçıların çalışanlarının araya girmesi ve o sıra yerde yatanın arkadaşlarının da sahneye girmesiyle açık söyleyeyim ortalık biraz şenlendi. Mert Bey, yine ifadesiz yüzünü bozmadan elini telefonuna attı ve telefonu görence 'Biz de adam çağırak lan!' diyen yancıların sesine cevap olarak sinirli bir ses tonuyla, 'Ne adamı gerizekalılar, polisi arıyorum, yaptıklarınızın bedelini ödemelisiniz.' dedi. Kitapçıda çalışanlardan birinin, eskaza 'Zaten çocuğu hastanelik eden sizsiniz...' demesi sonrası da, 'Ben avukatım beyefendi, bunlar da çocuk değil, erişkin insanlar, en azından ilk duruşmaya kadar hapiste tutmayı bilirim onları ve bu da yaptıklarının bedeli etmez bile...' şeklinde cümle kurması sonrası ortamdaki herkeste masumane bir 'Adam yapar valla...' duygusu oluştu birdenbire. Yerdeki arkadaşlarını kaldırmaya başarabilseler, buradan bir an önce uzaklaşmayı düşünen iki genç, sonunda arkadaşlarını da orada bırakıp topuklamayı makul buldular. Mert Bey çalan telefonuyla birlikte, iki gencin ardında kapıya doğru ilerlerken, kalabalığa 'Hemen geliyorum...' dedi ve kapıya çıktıktan sonra üzerine doğru gelen hoş bir kadınla karşılıklı sarıldı. 'Aaa iyi oldu, ben de bir kitaba bakıcaktım...' diyen kadına, 'Önce tuvalete gidelim mi canım, kitapçıda uzun zaman geçireceğimizi var sayıyorum...' diyerek istikameti başka yöne çevirdi ve ben, bu güzel çifti daha fazla takip etmek istemediğimden bulunduğum yerde durdum ve onlar da yavaşça kameranın odağında varlıklarını sürdürerek küçülmeye başladılar. Eğer gerçekten bir film çekiyor olsaydım, o kaçan iki genci Mert Bey'in peşinden baltayla kovalatmak için elimden gelen reaksiyonu gösterirdim, ama gördüğünüz gibi hikayemiz bitiyor ve şimdi birbirlerine sarılarak yürüyen bu iki güzel insanın kadrajımızdan çıkmadan, kadrajımızın onları bırakıp, yönünü başka hikayelere dönmesine izin verelim...

Nisan 19, 2014

Böyle Bir Gün İşte

İşe giderken, işten çıkıp direkt eve geleceğimin; mesainin bitmesine az bir vakit kaldığı zamandaysa eve gidip napacağım, nereye takılsam...'ın planlarını yaparken bulurum kendimi. Gece geç vakitlere kadar dışarılarda kalıp; az uyku, ertelenmiş ev işleri, ertelenmiş saç-sakal tıraşı ve ertelenmiş duşun birikmesine göz yumup ve biraz da sinirlenerek uykuya daldıktan sonra, ertesi sabah işe giderken,  işten sonra direkt eve geleceğimin planları tekrar hayat bulur ve... biliyorsunuz artık.
Ama bugün, işten çıkmış ve iki otobüsle varacağım evimin ilk otobüs ayağındayken, eve gidiyor olduğumu tahmin ediyordum. Cebimde 3-5 liralık bir bozuk para gürültüsünden başka bir şey yoktu, 10 liralık son kağıt paramı akbile yükletmiştim ve evin yolunu tutma halim beni zerrece rahatsız etmiyordu. Keza İstanbul'a yeni yerleşmiş sayılırdım (4 ay oldu), kendi başıma yaşadığım evime taşınmıştım (1 ay oldu), önce bilgisayar (5 ay oldu), 2 gün önce ise şu an kullandığım cep telefonunu almıştım kendime. Esasen cep telefonunun ödenmesi gereken 11 taksidinin dimdik duruyor olması, telefon aldım dememi komik gösteriyor olsa da, elimdeydi işte. Bütün bunların haricinde başta da söylediğim gibi hemen hemen her gün yaptığım gez-toz-tüket-takıl maratonumun varlığının da farkındaydım. Yani kazanıyordum ve harcıyordum. Bugünkü parasızlığım bir ajitasyon öğesi değildi, hesapsızlığın sonucuydu ve beni üzen bir durum kesinlikle değildi, bugün de evde takılıcaktım hepsi bu.
Anladığınızın farkındayım, evet, eve gidemiyordum. Daha dün gece birlikte 6-7 tane bira içtiğim Emre'nin, drek bizim oraya geç, ben de iş çıkışı geliyorum, orada konuşuruz mesajı geldi telefonuma otobüste ilerlerken. yok mok demedim, gitmek istiyordum:
'Ben de 5 kuruş yok lan ama?'
'Ben hallederim, sen geç.'
Eve gitmeyeceğim belli olmuştu. Mekan dediğimiz bar, daha doğrusu birane, evin yakınlarındaydı. Birane diyorum çünkü orada gerçekten bira içilirdi, menüsünde hahaha menüsünde demişim, menüsü yoktu ki, orası bir biraneydi ve eğer isterseniz viskinizi, vodkanızı dışarıdan getirebiliyordunuz. İçeri girdiğinizde garsonun sizden sipariş almak için masanıza geldiği değil, sizin garsonla tokalaşmak için onun ayağına gittiğiniz bir yerdi yani mekan. Ama biz buranın yenisiydik, ben zaten bu civara henüz taşınmıştım ve Emre de buraya ilk benle gelmişti dediğine göre, ama yavaştan ısınıyorduk, biz ısındıkça onlar da ısınıyordu, sıcak bir karşılama halini almıştı hoş geldiniz'leri... Evin yakınlarında dediğime de bakmayın, 6-7 bira sonrası yürümek ve temiz hava almanın keyfini çıkarmak amaçlı herhangi bir araca binmiyorduk ve eve yürüyebildiğimiz için yakındı diyorum, ama 1 saate yakın bir yürüme mesafesiydi sonuç olarak.
Yeni taşındığım evimi Emre bulmuştu. Onların bir alt sokağındaydı zaten, zaten İstanbul'a yeni geldiğim sıralarda, 'Kadıköy-Beşiktaş-Moda-Cihangir'de oturucam ben ya...' hayalleri kurarken, bana kahkahalarla gülen de Emre'ydi. Paramın neye yeteceğini biliyordu ve doğru evi bana göstermişti, ev güzeldi, mahalle de mahalle işte canım. Sadece işe gidip gelirken iki otobüse binmek zorundaydım ve bunu da söylemiştim zaten... Otobüs yolculukları uzun olunca, uyuyabiliyorsunuz, hele benim gibi az uyuyan, çok sürten biriyseniz, her seferinde uyuyabiliyorsunuz...
Gözümü açtığımda tam ineceğim durakta, durmak için yavaşlıyordu otobüs. Ama o sersemlikle bir aceleciliğe, henüz beyin hücrelerimin salyalarını silememiş olduğu, o bir kaç saniyenin aptallığıyla bir an önce kendimi dışarı atmaya çalıştım. Attım da... Yolun karşısına geçip, diğer otobüse binmek için harekete geçtiğim ve yeşil ışığı beklerken saate bakmak için elimi telefonu almak için cebime attığım... ve telefonun ön cebimde, arka cebimde, sonra tekrar ön ve arka cebimde, sonra göğsümde, kıçımda, her yerimde... O rezilce bütün vücudunu sırayla yoklama sahnesini bilirsiniz, yaşamışsınızdır eminim. Evet telefonum yoktu, ve yine evet %99.9 otobüste kalmıştı, telefon elimde uyuyakalmam, aceleyle inmem... Yanılma payı yok gibiydi. Otobüsün bundan sonra gideceği bir kaç durak vardı sadece, son durak bulunduğum yere yakın ama acelem olduğu da kesin, yani taksiye binmeliyim, ama cebimde 5 kuruş yok, sorun değil sonuçta mekana gideceğim ve Emre orada olacak, ona ödetirim, telefonu iki gün önce aldım ve ödemem gereken 1500 lira daha var... Bütün bunları düşünmem toplamda bir kaç saniyemi aldı ve bununla birlikte önümden geçen boş taksiyi ıslıkla durdurup, koşarak binebildim.
'Abi telefonu düşürmüşüm otobüste de, şu otobüslerin son durağına götürür müsün beni hızlıca?'
Çıkardı telefonunu verdi ve aramamı belki birinin açacağını söyledi, otobüsün en arkasında oturuyordum ve dediğim gibi son durağa az kaldığı için otobüste zaten 5-6 insan kalmıştı ve onlar da arka kısma pek yakın değildi, inerken gözüme çarpmıştı o boşluk, sersem halimle bile. Ama ben yine de durmadan aramaya başladım telefonu, sessiz modda olduğunu bilmeme rağmen arıyordum işte. Ezberimin ne kadar kötü olduğunu da 2 gün önce eski telefondaki rehberi, yenisine kaydederken fark etmiştim. Kendi numaram haricinde, sadece annemin ve ablamın numarası ezberimdeydi. Şu an Emre'ye bile ulaşma şansımın olmadığını fark etmiş olmamla birlikte, içimdeki his tamamen bindik bi alamete... kıvamını almaya başladı.
Bizle birlikte bir otobüste vardı durağa, ilk o sandım, içimdeki heyecan iç rahatlamasına döndü birden, bu bir kaç saniyelik bir olaydı aslında, otobüsün benim otobüsüm olmadığını anladığımdaysa, az önce sahip olduğum heyecanın daha fazlası ve azıcık da korku kapladı bu sefer bedenimi. Tekrar taksiye binip, biraz civarda dolaştık, yüzlerce metre uzaklarda park eden otobüslerde vardı ve hangisinin - ne olduğunu seçmek de o kadar kolay değildi. Bütün bunlarla birlikte hava yalnız başına değil, motivasyonumu da alarak kararmaya devam ediyordu. Taksiden tekrar inip bir kaç şoföre durumu anlattım, eğer telefonu şoför bulursa sıkıntı olmaz, plakasını bilmiyorsan dahi kalkış saati sayesinde şoförün kim olduğu bellidir, yarın sabah Beyaz Masa'yı ara yardım ederler, şimdi kapanmıştır dediler. Son seferiyse şoförün son durağa uğramadan direk eve gitme ihtimalinin olacağından filan da bahsettiler ve aslında benim cep telefonum da umurlarında bile değildi. Yine de içim hafif rahatlar gibi oldu. Tekrar taksici abinin telefonunu alıp, son kez denedim, çalıyordu, açan yoktu. Mekanı tarif ettim taksiciye, yola koyulduk. Şimdi içimde olan şey, kabullenmekti; ama bir taraftan da salak kafa diye kendi kafamı yumruklayasım da geliyordu içimden. Sanırım genel manada sakin biri olduğumdan çok dertli gözükmüyordum, dertli gözüksem ne değişecek ki diyebiliyordum kendi kendime, ama bu kafamı yumruklama hissimi bastırmıyordu. Bu arada taksimetre 47 lirayı gösteriyordu...
'Arkadaş içeride de, ondan alıp getiricem abi, bende nakit yok da şu an...'
Mekana girip, yine garsonlarla selamlaştım ilkin, bizimkini sordum, gelmedi dediler. Oysa gelmiş olması gerekirdi. Bir aksilik olmuş olabilir mi? Olabilir. Bu yüzden ne yapmıştır? Beni aramıştır. Nereden? Cep telefonumdan elbette. Yani... Mal gibi düşünmek diye bir tabir varsa, benim öylece durduğum birkaç dakika için ancak bu tabir kullanılabilirdi. Hiçbir karara varamadım tam olarak, ne yapmalıydım? Mekandan para istesem? Yapamam ki, daha ismimi bile bilecek samimiyete ulaşmamışız, ki bunu da 2 dakika önce anladım. Emre geldi mi diye sorduğumda anlamadılar, bizim çocuk var ya, benle gelen, şöyle böyle... deyince düştü jetonlar ki o jetona bile inanmadığımdan mekana kendim baktım ama zaten içeride toplasan 10 insan yoktu. İsteyemezdim, Emre'lerin evini biliyordum, zaten başka biri de yoktu bilebileceğim...
'Arkadaş yokmuş, eve gidelim de abi, oradan vereyim ben sana...'
'Kartta varsa, bankamatiğe çekeyim önce istersen?'
'Yok ya, evde var, uzatmayalım şimdi yolu...'
Son şansım Emre'nin evinde oluşuydu. Kartta da para yoktu ki zaten, para yoktu yani bugünlük. Cep telefonu da gitti, gitmesin ya, ulan gitmesin ya daha yeni aldık be! Taksimetre 66 lirayı gösteriyordu ben abi duralım dediğimde. Durduk, indim. Zaten Emre'nin adı soyadı yazıyordu zilde, basmadan önce bir kaç saniye bekledim. Bu bekleyişin açıklamasını psikologlar yapabilirler ancak, ben yapamadım. 10 saniye sonra bir daha, 15 saniye sonra bir daha, 30 saniye sonra basılı tutmaya başladım zile... Sonuç yoktu, tam ne yapıcam ulan ben şimdi diye düşünürken, aklıma çaresizce belki zilleri bozulmuştur fikri geldi, içimdeki korku ve yıkılmışlığın tamamen kaybolup, sevinç ve heyecanla dolması bu fikirden hemen hemen 1 saniye sonraydı. Herhangi bir zile bastım ben de, kapının açılması 5 saniye filan sürdü. Taksiciye dönüp, duymayacağını bilsem de hemen geliyorum abi dedim ve el işaretlerimle de ağzımdan çıkan cümleyi ifade etmeye çalıştım ama kızmaya başladığı belliydi, baya canı sıkılmıştı. Sanki cep telefonunu kaybetmiş şerefsize bak diye içimden söylenip, dışımdan gülümsedim apartmana girerken...
Napacağım lan ben şimdi? demek ve akla bir anda milyonlarca saçma fikrin hücum etmesi... Bunlar gerçekten garip tecrübelermiş. Kapı açılmayınca ve ben asansörle korkunç gerçeğe daha hızlı ulaşmamak için, merdivenleri yavaş yavaş adımlarken bu garip tecrübelere vakıf oluyordum bir bir... Napacağım lan ben şimdi?
Emre'nin başına bir şey geldi ya da gelmedi, cevabı cep telefonumun mesaj bölümünde muhtemelen. Ailesinin evde olup-olmaması da olası bir komşu ziyaretiyle açıklanabilir. Taksici abiye kimliğimi vermeyi teklif etsem, yok olmaz, bir de adamı nerden baksan 1 saattir tutuyorum. 70 lira taksi parası, cep telefonu da gitti, gitsin ya cep telefonu yeter ki eve gideyim artık, ama taksici abi... Aklıma hep, numaramı bırakmak geliyor, abi bu benim numaram yarın parayı getircem sana da, hayvan herif telefonun bile yok ki şu an ne numarası... Abi sen bana numaranı ver, seni yarın söz arayacağım bak söz veriyorum... Hayır, bir de adama evde para var, bankamatiği boşver, yolu uzatmayalım falan da dedik... Abi valla ödeyeceğim, ben öyle biri değilim ya... Olmaz ki böyle, böyle olmaz yani bu iş...
Zemin kata geldim bile, kapıyı açıp, taksiye doğru yürüyeceğim ya da hiç dışarı çıkmayacağım ya da kapıyı açar açmaz kaçmaya başlayacağım... Napacağım lan ben şimdi? Bu soruyu cevaplayamadan, kapıyı açıp apartmandan dışarı çıktım ve taksiye doğru yürüdüm, kapıyı açıp içeri girdim. Oturdum...:
'Abi sen şu telefonunu bi daha versene, ben tekrar bi arayayım şunu...'

Şubat 19, 2014

Shameless Vs. Çöpçüler Kralı

Shameless'a daha bir kaç gün önce şöyle bir bakmış olan ben, bugün eskilerden Çöpçüler Kralı'na denk gelip izleyince, aslında birçok ortak noktaları olduğunu fark ettim birdenbire. Özellikle Shameless'taki Gallagher ailesi, Çöpçüler Kralı'ndaki Hacer'in ailesinden çok da farklı değildi. Karşılaştırmalı örneklerle devam edeyim:

İkisinde de alkolik, işe yaramaz, komik mizaclı baba karakteri mevcut:


İkisinde de evin geçimini sağlamaya çabalayan abla karakteri mevcut:

İkisinde de hırsız, serseri, uyuşturucu bağımlısı kardeşler mevcut:


Ve elbetteki ikisinde de abla karakterine aşık, yakışıklı, yağız bir delikanlı mevcut:



Şimdi siz söyleyin, haksız mıyım?


Aralık 28, 2013

'YENECEM SENİ TWİTTER!' SANSÜRSÜZ VE TAMAMEN OBJEKTİF TWİTTER TARİHİ!

geçen haftalarda aile ziyareti için mersin'e gittim. artık memlekete dönmenin verdiği özlemle mi, gece yarısından sonra herkesin uyuması vesilesiyle oluşan sıkıntıdan mı bilmiyorum, bir anda twitter'da, twitter'ı nasıl keşfettim? sonra noldu? temalı kendi twitter hikayemi anlatmaya başladım. 5 seneye yakın bir mazi olduğundan yaz yaz bitmedi tabi, her zaman olduğu gibi nostaljinin ağızda bıraktığı o lezzet nedeniyle de okuyanların da ilgisini çekti ve ta ki twit atma limitim dolana kadar hikaye devam etti, hatta yarım kaldı. sonra akabindeki gece yine twit atma limiti dolana kadar devam etti. okuyanlar keyif aldıkça, ben de keyifle yazıyordum zaten. üçüncü gece bitirmek üzere oturmuştum zaten bilgisayarın başına, ama mersin'den istanbul'a dönüş yorgunluğu, yazıya başlarken evin kalabalık olması, benim de artık 'bitsin artık beynim amcıklandı...' psikolojisine girmem vesilesiyle ve twitter'daki o son zamanların, ilk zamanlar gibi keyifli olmaması da buna eklenince biraz erken final gibi bitti bu 'twitter tarihi' de denebilecek üç günlük maraton.

sonuç olarak bir makale ya da bir eser değil bu, makara kukara yapıyorum, yıllardır yaptığım gibi ama okumak isteyenlerin sayısı fazla olunca burada yedeklemenin iyi olacağını düşündüm. orijinalliği bozulmasın diye de, direk kopyala-yapıştır yaparak twitleri yukarıdan aşşağı sıraladım. o anda rtlediğim komik twitleri de yazıya ekledim. son olarak da, yazının sonuna üç gece boyunca anlatmama rağmen, unuttuğum, kaçırdığım, eksik kaldığını düşündüm bir kaç anektodu, hikayeyi ve ismini saymayı es geçtiğim ama ismi olması gereken kişileri de yazıya ekledim.

başlamadan önce not: burada yazılanlar sadece benim yaşadıklarım, gördüklerim ve bildiklerim. bununla birlikte elbetteki sır ifşa etmek, birilerini rencide etmek tutarında yazılarla zaten işim olmayacağı gibi, yazının yazılış amacına da ters düşerdi bu bilgiler. herkesin sırrı kendine...

bayanlar baylar, iyi okumalar diliyorum...

+++++++++++ ASAF VODVİL'İN TWİTTER'LA İMTİHANI: 'YENİCEM SENİ TWİTTER!!!!!!!!!' +++++++++++
5 sene kadar önceydi, lise son sınıfta okuyordum, internet benim için ekşi sözlük'te yazarlık sırası beklemekten ibaretti o zamanlar.
nasıl oldu bilmiyorum, bi'kelime diye bi bloga denk geldim. blog ve bloggerlıkla ilgili zerre fikrim yok o ana kadar.
bi'kelime, kelimelere kendi tanımlamalarını yapan bir adamın günlüğü gibi bişeydi. kısa, sade, çok anlam yüklenemeyecek.
gözler: gözlerler, sandalye: bir sandalye oturuyor mudur, yoksa ayakta mıdır?, bunlar o blogdan hala aklımda kalanlardan ikisi mesela.
bloggerlar bilir ki, her blogcu sağ tarafta, sevdiği blogların linklerini ekler. bende o sayede daldan dala atlayarak keşfettim blogları.
o zamanlar twitter kesinlikle yoktu, facebook altın çağını yaşıyordu, friendfeed diye bişe vardı bi de, o da entellerin mekanı gibi bişeydi.
sonra ben de blog açtım elbette ve bu kervana dahil oldum. o zamanlar en sevdiğim bloglar malın gözü, siminya, pucca, tehlikeli ilişkiler, 5 posta, flying dutchman, aceto balsamico, noat samisa, herbokubilenadam diye gidiyor işte.
onların da altın çağı amk. garip bir cemaat lideri ifadeleri var; hepsi kendi alanının kanaat önderi gibiydi o zamanlar.
sonra birden bire şey oldu, bu da twitter adresim şeklinde blogun sağ tarafına eklenmeye başladı bu twit şeysi.
önceleri bakmıyordum çünkü friendfeed hesapları da olurdu ona da bakmazdım.
ama sonra post olarak twitter hesaplarını vermeye, followlamaya davete vardı işler, ben de 2009 yıllarıydı sanıyorum twitter'a dalış yaptım.
ilk işim twitter'ı kullananların %90ı gibi ünlüleri takibe almaktan ziyade blogcuları takibe almak olunca çok da zorlanmadım.
yani nereye düştük amk demedim, blogcular gibi ben de blogda yazdığım postların linkini veriyordum, toplamda 22 olan followerlarıma.
elbette daha sonra gülben ergen'i, birol güven'i, erdil yaşaroğlu'nu ve selçuk erdem'i takibe aldım, buranın en eski ünlüleri onlardı.
o zaman twitter fenoluğu şuydu, eğer twitini komiktweets rt'liyorsa feno gibi bişeydin.
komiktweets bir rt hesabıydı ve hesabın sahibi şimdinin cerilevis'i idi.
200-250 takipçi sayısı şimdinin 10bini gibi bişeydi ve o sıralar komiktweets 3bin filandı ve buraların kralıydı.
elbette krallıkta yalnız değildi, en büyük paslaşmayı hakanutku ile yapıyordu. hey gidi hakanutku beee.
hakanutku'nun yarısı olan hakan köksal'ı zaten biliyorsunuz, utku ise tarihe karıştı. bu muhteşem ikili de twitter tarihinde yerini aldı.
ve elbette unutulmaması gereken stevemcqueen, tek kelimeyle twitter'ın ağa babasıydı, kıdem bakımından onun sözü üstüne söz olmazdı.
sonra en büyük kişilik bunalımlarını o yaşadı nedense, onur gökşen'im ben dedi, kitap yazıcam dedi, sonra noldu acaba ona?
ve mayoneziseverim, ve kendimdedegilim (daha sonradan nickini pink freud yapacaktı) ve mesut bahtiyar'ın kemalist yılları...
takipçi sayım 80 filan oldu sonra benim. şu twit hayatımı değiştirdi, tam olarak değilse de şöyle bir şeydi:
'tulum peyniri sevenler rtlesin, hedef 10.000 arkadaşlar' twitter böyle bir yere dönecek diye çok korkuyorum!
tam tamına 17 rt aldı arkadaşlar, inanılır gibi değil, 17 rt o zaman çok büyük para.
twitturk'te son 1 saatin en çok rtlenenlerine girmişim, inanılır gibi değil, aklımı çıldırıcaktım amk.
ondan sonra geldi biraz follower tamam mı, ertesi gün mü ne, herbokubilenadam'a bi mention attım.
konuyu hatırlamıyorum ama çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı repliğini o konuya montelemiştim, hbba mentionı rtledi.
o mention da tam emin değilim de 8 rt mi ne aldı. inanılır gibi değil ama ben 160 followera falan ulaştım.
bir hafta iki hafta derken ben söktüm bu twitter'ı tamam mı bildiğin rtleniyoruz amk, 10, 15 rt almaya başladı twitler. çok büyük rakamlar.
neyse ben bi baktım 600 follower falan yapmışım bir ayda filan. acayip bir rakam arkadaşlar, kendimi şaşırdım, resmen ünlüyüm tribindeyim.
ki ortam öyle bir durumda ki, mesela pinkfreud 1500 takipçiyle hürriyet gastesine çıktı, stevemcqueen 2bin olmamış peygamber gibi.
pucca 2bin var yok, bi komiktweets 3bin üstü bir de hakanutku vardı o zamanlar.
mesut bahtiyar bin falan, http://alkislarlayasiyorum.com  tayfası sayesinde yapmış işte bişeyler, sonra hoanes ve vogueman'i getirdi, büyük transferler.
bir de bu saydıklarım burunlarından kıl aldırmıyorlar, hiçbiri takibe almıyor amk bizi, bizim başımız kel sanki amk.
bi komiktweets alıyor, o da herkesi alıyor zaten. o zamandan çözmüş amk twitter'ın mantığını.
komiktweets ismini değiştirdi, artık ben kendi twitlerimi yazıcam arkadaşlar dedi, İLK TWİTTER LİNÇ'İ KANLI OLDU ARKADAŞLAR.
cerilevis'e küfürler, işte herkesi kullandın, rt ile takipçi topladın şimdi ne yaptığını sanıyonlar filanlar, gezi parkı'na sokmadılar ceri'yi
o sıra ben de mayoneziseverim'le efsane bir kavga ettim. konumuz arabesk müzik idi.
o kavgayla birlikte fenoluğum garantilendi zaten.
kavgayı farklı bir mecra olan friendfeed'te yaptık, kavgaya sonradan mesutbahtiyar ve hbba'da katıldı, gerçekten şenlikliydi.
hatta samihazinses'te katıldı kavgaya şimdi hatırladım.
mayonezseverim arabesk müzik için müziğin kralı mı ne demişti, ben de arabesk müzik değildir, müziği sözü söylemek için kullanır gibisinden bişe demiştim.
herbokubilenadam olaya şöyle yaklaştı, zeki müren bu ülkede arabesk diye bir albüm yaptıysa arabesk bir müziktir. NET! dedi gitti.
mesut bahtiyar ikili oynadı diye hatırlıyorum, sen de haklısın ama senin de haklı olduğun noktalar var falan dedi.
sonra samihazinses olaya dahil oldu ve sen orhan gencebay'ın, müslüm gürses'in arkasında çalan adamlara nasıl müzikten anlamıyor dersin dedi
neyse o gün dağıldık arkadaşlar, olay böyle bitti. beni sonradan unfollow etti hepsi :'(((
ama benim özgüven acayip yerine gelmişti, gazı aldım yürüdüm amk.
sonrasında  #twittaklit hashtagı ile bu twit ünlülerinin tabi o zaman çok takipçili diyorduk ünlü feno yoktu, parodilerini yapmaya başladım.
parodilerim çok tuttu, bildiğin twitter'ın tatlı çocuğu olduydum o zamanlar. asaf gene yaptı yapacağını, of asaf ya falan, özledim :'(((
işiyip geliyom arkadaşlar, 2 dakka mola.
geldim nerde kalmıştık? ha parodiler
parodi twitlerim şimdi klişe gibi gelebilir ama o zaman devrim yaratmıştım. mesela aklımda kalan örnekleri bi sıralayım...
#taklittwit @pucca 'bana bir koca lazım!' diyordum mesela, bu o zamanlar için çok cesur bir hareketti, 28 şubat'ı yaşayanlar bilir.
#taklittwit @istiklalakarsu : 'gündemden bir olay için hiç tanımadığım bir gündeme meraba dedim' diyordum mesela, offf eleştiriye gel.
#taklittwit @samihazinses : 'bana vermediğin gül, öldüğüm gündür.' diyordum mesela, mentionlar akıyordu kahkaha yüklü.
sonra mayonezi de taklit ettim ve ikinci twitter savaşı başladı :'((
#taklittwit @mayonezseverim: 'göz yaşlarım akarken umarsızca, neden gittin orospu çocuğu!' dedim diye o gece gezi parkı'na müdahale oldu!
bana sen ne ezik bir insanın, karaktersiz, çirkin, ibne diye sataştı, ben de sie go falan dedim ve o büyük olayı yaptım.
daha sonraları @drejman'ın çok iyi hatırlayacağı gibi, hesabımı o gece kapattım ve yeni twitter hesabı açtım, bu bir devrimdi!!!!
şimdi bir parantez açayım. devam etmeden. o zamanlar böyle ünlüler olduğu gibi, farklı bir çeteleşme de vardı.
mesela o zaman takipçisi fazla olan ama takipçisi fazla olanlar gibi olmayan insanlar vardı, onlar kendi halinde takıldılar hep.
mesela islakkarga, alikaya, kandanadam bunlardan sadece bir kaçıydı, onlar buraların coollarıydı, aranızı iyi tutmanız gerekiyordu.
ve filozof ekibi vardı, murat aykul, geceleriesen, kahramani gibi insanlar da o sınıfa giriyordu, yüksek sosyeteydiler.
ve bunlar dışında şimdinin fenomeni dediğiniz yüzlerce eleman o sıra bizim mentionlaşmamıza kafalarını sokup 'ehi' diyorlardı, hey gidi.
20den 30dan sonra yeter deyip takibe alıyorduk biz de mecburen, götümüz tavan yapmıştı, çünkü İLK KİTAP TEKLİFİ 3 KİŞİYE GELMİŞTİ!!!
pucca, samihazinses ve herbokubilenadam'a kitap yazmak için teklif gitti dediler, cem mumcu piyasaya çıktı, TWİTTER YIKILIYORDU.
önce pucca, sonra sami ve en son hbba'nın kitabı peşpeşe çıkacaktı. herkes aynı gün kitap yazmaya başladı, gerçekten inanılmaz günlerdi.
o sıra adana tayfası ortaya çıktı, hevesli çocuklardı, utanmazca twit atıyorlardı, hiç durmuyorlardı.
ben hesabı kapattığımdan ve takipçisi çok olan herkesle kavgalı olduğumdan, alay ettiğimden filan halkların çocuğu asaf'tım.
o nedenle çok takipçililer haricinde herkesle kanka oluyordum, adana tayfasını da hemen kucakladım.
başı tipadam, alternatifego ve melogaman çekiyordu. çok hevesli takipçi fakirleriydiler, keh keh.
bu arada o sıralar ceri levis 10bin oldu ve hesabını kapadı, çok büyük bir artizlikti tek kelimeyle.
ve kitabı çıkacak kişi sayısı arttı, mayonez, hoanes, mesut ve kankası da bu kervana dahil oldu. bütün gözler cem mumcu'daydı.
bende özgüven konusunda patlamış ego manyağı asaf olarak, telefonumun kitap teklifi için çalmasını bekliyordum, meh meh meh.
elbette red edecektim ve red ettiğimi 3 yıl konuşacaktım, çok zekiceydi, kitap yazmaktan daha up bir fikirdi bu, HARİKAYDIM, ama tel çalmadı
o dönemlerde evrimguvenc ve fayntenks ortaya çıktı, onların da hevesi vardı, yapabilirim abi bana şans verin diyorlardı. hahahaha
fayntenks ve evrim twitter'a adeta yeni bir soluk getirdiler, öteki taraftan taci ve kutupzencisi de gazı alıp yürüdü ve ilk FENOMEN !!!
serdarkuzuloğlu sosyal medya isimli bir programa başladı ve bütün twitter'ın geleceğini değiştirdi...
kitap teklifinden sonra bu olay çok büyük bir devrimdi. gerçekten aman tanrım ünlü olabiliriz galiba derken bulduk kendimizi.
şimdi bir bakalım acaba kaçınız o İLK FENOMEN'İ hatırlıyor, var mı ismini söylicek olan?
yok mu bir tane bile bilen? ben de unuttum amk neydi o kadının adı ıuahwdıuawhduahwd
ismi lazım değil mi diyelim artık neyse, bak ya bir efsane unutulup gidiyor arkadaşlar yazık değil mi?
neyse arkadaşlar devam edeyim. o ilk fenomen lafı, burada takip edeni takip eden ve sonra takip ettiklerini silen bir kadına söylendi.
TWİTTER'IN İLK LİNCİ CERİLEVİS'E İSE, İKİNCİ BÜYÜK LİNCİ O KADINA YAPILDI ARKADAŞLAR.
arkadaşlar tayfanın dediği gibi twit atma limitini geçmişim amk tam hikayenin ortasında müdahale geldi valimutlu'dan.
twitter'ın bilinen bilinmeyen tarihi, yenicem seni twitter! hikayem yarın gece yarısından sonra devam edecek.
o zamana kadar sıkın dişinizi, bu arada merak edenleri rahat rahat uyutalım, twitter'ın ilk fenomeni olan o kişi 'nooboody' idi!!!!!!
gerisi yarın gece yarısından sonra, sadece ve sadece burada. xoxo gossip vill
gitmeden önce, yarın gece neler mi olucak hikayede... ta ta ta ta tam...... twitter'ın tüm nefretini üzerine toplayan adam GÖKHAN BETER!!
kelime sikertmece adlı oyunla pokelik yaparken şimdinin fenomeni olan afacan gençlikler!!
üniversite diye eskişehir ve istanbul'a yolu düşen asaf'ın bir gerçeği öğrenmesi TWİTTER SİKİŞ ORTAMIYMIŞ AMK!
twitter'ın en kült yapımlarından olan SOSYAL KANKA ve fayntenks gerçeği... ve daha neler neler... hepsi yarın gece sadece ve sadece burada!!
'twitter'ın sansürsüz gerçekleri' kapsamında #ff'ler ve peşkeşler için yapacağım operasyona 'büyük rüşvet; twitter dalgası' ismini verdim.
arkadaşlar saat yaklaştıkça telefonlar ve mesajlar; tehditler, sus payı için para teklifleri gelmeye başladı ama ASAF VODVİL SUSTURULAMAZ!!!
bir kahve yapıp geliyorum. TWİTTER'IN SANSÜRSÜZ GERÇEKLERİ, YENİCEM SENİ TWİTTER!!! HİKAYEM BAŞLIYOR...
evet sevgili arkadaşlar dün twitter nostaljisi ayağına girdiğim bu yolda şunu fark ettim ki meraktan dedikodudan ölecekmişiniz amk, bu ne la
neyse, ben konuma, kendi hikayeme, tamamen objektif, tamamen sansürsüz ve tamamen duygusal olan twitter macerama döneyim.
yıllar yıllar önceydi, twitter'ı köyü, teletabi diyarı gibi mutluluklara gebe, komik ve arkadaşça bir ortamdı o zamanlar.
ne troller vardı, ne ak gençlik, ne ultraaslanlar, ne gençfb, ne çarşı; kendi yağında kavrulan bir grup insandık burada.
sonra komiktweets'in cerilevis'e dönüşmesi sonrası başlayan rant kavgaları, cem mumcu'nun kitap yazın da para kazanak mafyalığıyla büyüdü!
ve daha sonra internet ekipler amiri ulan televizyona da çıkarak bari diyerek bu rant pastasını iyice büyüttü ve twitter kirlenmeye başladı.
işte o ilk televizyonda bizden birinin görüleceğini sanmamız, çok masumane gibi gözükse de o gece çok insanın gözyaşları yastık ıslattı.
ve bu gözyaşlarının asıl sahibi twitter'da ilk fenomen tanımı onun için yapılan nooboody adlı hanım kızımızdı.
nooboody, şimdinin twitter kartellerinin kullandığı yöntemi en başarılı şekilde ve ilk kez kullananlardandı, o müthiş yöntem neydi peki?
o yöntem, hepinizin de bildiği gibi 'takip edeni takip ederim'den başka bişe değildi, çok başarılı şekilde takipçisini arttırdı.
yeterli gazı alınca da takip ettiklerini 100-200 sınırına geri indirdi ve o gece televizyona çıkması onun intiharı oldu!!!
linç gecikmedi, salak salak konuştu demeler, ne fenomeni o kimler, o takip ettiklerini unfollowladılar, allah allah kıyamet kopuyordu.
RT @drejman: @asafvodvil yıl 2010 folowladı hemen geri döndüm.bacaklı bir foto vardı hiç unutmam.olur mu olur diyip followlamıştım. saf temiz bir gençtim
gördüğünüz gibi hüseyin kardeşim de nooboody'nin kurbanlarından yalnızca biri.
sonuç olarak nooboody rest çekti, sikerim çay ocağınızı deyip kapattı profilini ve bir daha da gelmedi. geldiyse de ses etmedi.
belki şu anda çok uzak diyarlardan bizi izliyordur, seni özledik nooboody :'( sen bu twitter'ın kaderini değiştirenlerden birisin!
neyse devam edelim, önce gastede görükme, daha sonra kitap teklifi, finalde de tv'ye çıkma olunca twitter akıl hastanesine döndü.
herkes rt peşinde, herkes takipçi toplama niyetinde, herkes birbirinin sırtına basarken bir dakka düşünmez oldu amk.
o zamanların capslerinden çok kişinin canı yanar, çok kişiyi intihara götürür biliyorum; kimsenin canı yanmasın arkadaşlar, niyetim bu değil
ama dm'lerden yalvarmalar mı dersin, facebook'tan mesaj yağmurları mı dersin, bi #ff'in borsadaki hissesi brokerları şok ediyordu o zamanlar
bir de olay öyle bir hal almıştı ki, bir rt ediyon, geri dönüş AĞAM PAŞAM KRALSIN, iki gün sonra adam gazı alınca unfollow ediyor filan.
hepimiz hasta olmuş gibi, birbirimizi yok ederek hedefe ulaşma amacı içine girdik. korkunç aylar birbirini kovaladı, kimse mutlu değildi...
kendini temizlemek ve nefretini kusmak isteyenler capslerini paylaşabilir, biz de burada kavgayı gürültüyü izleriz.
ama asaf vodvil gastecilik a.ş olarak asla ve kata böyle bir misyonumuz yoktur, sadece tarihi bir hatırlatma peşindeyiz, hepsi bu.
neyse arkadaşlar sonra ben üniversiteye eskişehir'e geldim ve yavaş yavaş o pisliğin içine çekilmeye başladım arkadaşlar :'((
o zamanlar bu gastede çıkan, kitap teklifi alan çok takipçililer nedense beraber poz kesmeye başladılar.
twitter'ın ilk partileri, ilk ev buluşmaları, ilk zirveleri olmaya başladı, fotoğraflar da yavaş yavaş düşüyordu.
biz o zamanlar böyle bir piyasanın olmadığını bildiğimizden vay be herkes kanka oldu falan diyorduk da ne seksler dönüyormuş serhat ya...
ve sonra şimdinin bütün trollerinin, twitter kartellerinin ve daha fazla ideanın reyisi gökhan beter sosyal medya'ya çıktı!!!!!
gökhan beter, takip edeni takip eden, twit çalan, özlü sözle takipçi kasan, hatta belki de takipçi alan twitter'ın şinasi'si amk,
ilklerin adamı, efsane erkek, ateş topu, twitter'ın nefret birikimi ve daha neler neler.
gökhan beter şu an bizi belki de 500bin takipçisi olan özlüsöz hesabından, argostorji bile o olabilir hatta, izleyip sırıtıyordur eminim.
o kesinlikle ilklerin adamıydı, buranın gidişatının (kötü yönde) ilerleyeceğinin en büyük etkeni ve habercisiydi, tam anlamıyla mikroptu!
twitter ahalisi ağız birliği etmişçesine bir linçe girişmiş olsa dahi, gökhan beter'e linç işlemiyordu, kurşun geçirmez birisiydi.
bütün bunlar olurken bahsetmesem olmaz, kendi yolunda yürümeye devam eden, asla taviz vermeyen, bazı ilginç hesaplar vardı.
önder, namı diğer kocari, hiç bir zaman değişmedi, o zaman da yakuzalar ilgi alanıydı ve sık sık ateş ederdi, hala öyle.
hüseyin, namı diğer drejman, tek derdi ekmek düşürmekti, bazı bazı düşürdü bazı bazı yalnızlığını paylaştı ama asla amacından sapmadı.
paraşüt, namı diğer parasut, deprem de olsa, tufan da çıksa, paraşüt paraşüt olarak takılıyordu. gündem işlemezdi ona, hala işlemiyor.
berrak, namı diğer berraque ecem'le birlikte genç kızların hislerine tercüman olma misyonunu her zaman sırtında taşıdılar, asla of demeden!!
melike, namı diğer melidafanke, yıllar onu hiç değiştirmedi, hala bir kitlenin kanaat önderliğini yapmaya devam ediyor. hiç bıkmadı.
ve daha niceleri yolu twitter'dan geçip, ne olursa olsun varlıklarını bir kaplumbağa gibi sürdürmeye devam ettirdiler, BİR ALKIŞ İSTİYORUM!
neyse eskişehir'e geldim ve twitter'ın ne müthiş bir yer olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladım.
geldiğim gün bir kızla bira içmeye gittim, gayet normaldi, benim saflığımdı diyeyim ya da, normalmiş gibi takılıp yurda döndüm.
ikinci gün bir erkekle bira içmeye gittim bu sefer ve aklım dondu amk, ulan meğer popstar abidin olmuşuz, bi imza istemediği kaldı benden.
kafam çamura döndü amk, bi gün önce yazdığım en kıyak espri; 'prof. it erol' kıvamında olan benim, fanım vardı amk, bildiğin kanlı canlı.
RT @degilimdir: @AsafVodvil sen bunlari yazarken diger fenolarin vurdum duymaz tavirli tivitleri = gezi zamani cnn, ntv, stv...
işin komik tarafı eleman taraf da olmuş, mayonez'i nasıl mahvettin, valla sen kralsın falan hepsini mahvedersin falan diyo amk.
o çocukla bida asla görüşmedim arkadaşlar. :'(( eğer burda okuyorsa, allah onun belasını versin amk.
sonra özge'yle tanıştım, namı diğer feritility ve twitter'ın aslında o kadar da orospu çocuğu olmadığını fark ettim.
özge bal gibi kızdı, gayet insandı yani, kafayı yememişti, kabustan uyandım amk resmen. ama elbette egom tavan o da içimde saklı.
sonra bir gün bilgisayar odasındayız fakültede, bizim sınıftan bi çocuk twitter hesabını açtı, sonra özge'de açtı, ben açmadım. zaaaa
çocukla özge takipleşiyormuş meğerse o çıktı, sonra ben de açtım amk, beni nasıl takiplemez diyerek, takipçi sayım da fazla, bu bi şok :)
nerden bilebilirdim o çocuğun daha sonraları ev arkadaşım olabileceğini, evet emre namı diğer emredersin'le tanışma hikayem buydu.
sonra sağolsun, beni evine aldı da yurttan kurtulduk. arkadaşlar bir düşünün twitter'a sarmış 2 erkek, gece gündüz ne yapar?
kovalamaya başladık amk, kim kimle nerde, kim napıyor, biz nasıl ekmek alırız filan diye süregiden acayip günler.
o sıra istanbul piyasası alıp başını gitmiş tabi. hoanes efsane olmaya başladı.
sonradan gelmesine rağmen, onu twitter'a getiren mesut bahtiyar'ın takipçisini filan katladı, bi blog açtı, o da patladı.
hoanes elini attığını altına çeviriyordu o zamanlar, çok garip bir şekilde efsaneleşirken, kitap teklifi onu mahvetti.
kitabı bir türlü yazamıyor oluşu onu içten içe bitirdi.(burası tahmin) ve ben askere gideceğeeem diyerek twitter rüyasını iyice bitirdi.
o sıra pucca'nın kitabı çıktıktan sonra dedikodular aldı başını gitti. pucca çok çirkinmiş, pucca'nın bir gözü şaşıymış, pucca'nın başı kel.
sade bu olsa gene iyi, kitabın senaryosunu cem yılmaz filme çekicekmiş, başrolde marlyn monroe mezardan gelip oynucakmış neler neler amk
bizde tabi evde oturmuş kafayı yiyoruz amk, hadi olm herkes köşeyi dönüyor bişeler yapak hesabı.
o sıra galatasaray'lılar diye bir çete oluştu amk. taraftar kirliliğinin suçunu rahatlıkla bu ekibe atabilirsiniz arkadaşlar!!!
ele başları twitter'ın yeni dalga komikleri olarak bilinen melogaman, absurdman, pilgrimcem, gecegelenarıza oluşturyodu...
tabiri caizse burayı tribüne çevirdiler amk, göz gözü görmez oldu.
bense o sıra gaza gelmişim halkın çocuğuyuz ya, #kelimesikertmece diye bir oyuna başladım.
o kelime sikertmece günlerine katılan pokelerin bir çoğunun takipçisi benim 10 katım amk, nası malı götürdüler belli değil.
o zamanlar komik bir şaka yapayım da asaf belki rtler diye geziniyorlar zaaaaaaaaaaaa
oyun da şuydu, bir kelime söylüyorduk onun üzerine espri dönüyordu, örnekse mesela, günün kelimesine obama diğelim.
'cezalısın barrack hemen obama!' gibi, isim vermek meşrebimize uymuyor ama capsler patlarsa, buna hayır diyemeyiz dostlar.
şimdi gözükmeyen efsanelerden biri de bora mesut palas'tı arkadaşlar, hoanes'le birlikte iyi bir duo olabilirlerdi, ama bora da pes dedi.
ve onun haricinde şimdinin efsanelerinden çizenbayan'ın adını hiç görmemiş olmamız biraz garip değil mi?
çizenbayan o zamanlar arkadaş canlılığının timsaliydi, takip ettiği sayıyla takipçisi birbirine eşitti.
unfollow olayına girmedi ama takipçi sayısı arttı, biz bunun farkında değildik, sonra bir baktık ki, yeni bir fenomen doğmuş.
ve efsane bir program başladı: SOSYAL KANKA, popüler kültüre bir karşı devrimdi, underground piyasaya kan pompalıyordu, güzel günlerdi...
ve asaf vodvil istanbul'a gizlice geldi.
bir kaç günlüğüne geldiğim istanbul'da görüştüklerim ve görüştüklerimden aldığım bilgiler sonrasında asla eski asaf olarak dönemedim eses'e.
seksler, aldatmalar, entrikalar, kıyametler, acılar, hüzünler, hepsi bir arada istanbul'daydı. alkol bardaktan boşanırcasına dökülüyordu...
twitter mı istanbul'u, istanbul mu twitter'ı bilemiyorum ama, tam bir günah kenti olmuştu istanbul.
izmir tayfası diyebileceğimiz bir ekol yoktu o zamanlar, ankara'dan brudermartin ve çevresinde gelişen özlemhepsen, civcivsıcağı vardı.
arkadaşlar çiş molası 2 dakika ara. bu arada twitter limitine yakalanacaz galiba, daha yarılamadık bile :'(
geldim dostlar, ne diyorduk, hah o dönem erkamaj garip bir hevesle radyoculuğa sardı.
bütün elemanlar olarak skype'a birikip, radyo yayını adı altına salak salak konuşamıyorlardı, gerçekten korkunç günlerdi.
radyoculuğun yayıldığı, herkesin ben de radyo yayını yapacağım dediği o günlerde, ahmet selçuk adlı bir arkadaşla tanıştık.
ahmet selçuk nasıl biriydi derseniz kesinlikle açıklayamam. en iyi tanım 'hevesli' diyebilirim, tam bir açtı, her şeyi istiyordu ahmet.
en iyi olacaktı, en çok kızı kapacaktı, en iyi radyo yayınını, en iyi twiti o atacakçı, çok hevesli bir arkadaştı.
sonra onun sevgilisi olan kolalıjelibon'la da tanıştı twitter ahalisi.
kolalı hemen kaptı ama piyasayı, bir kaç ayda takipçisi aldı başını gitti, sonra ahmet de o da ortadan bir kayboldular.
ahmet sonra yakın zamanda intihar etmek için geri döndü ama bilemiyorum edebildi mi. neyse onlara da bir selam olsun diyelim.
o ara ben anketörlük yapıyordum eskişehir'de ve tckimlik no ad soyad kafiydi anket bilgisi için.
anadoluy üni.'de okuyordum, sınıfa notlar bölümüne girince tcler de görükür. tcnosu okul nosudur aynı zamanda.
dedim biri bana anadolu üni şifresini versin de anketleri bitireyim 650 tane form var amk elimde.
özgelerin sınıfı, benim sınıfı, mervelerin falan derken dolmadı amk. yazdım twitter'a sonra birisi dönüş yaptı hemen.
daha sonraların en up fenomeni olacak olan aybars namı diğer hayattainanmam'dan başkası değildi bu.
RT @afropunzel: @AsafVodvil ahmet iyi ya dun konustuk.
arkadaşlar ahmet selçuk iyimiş, buraların eskilerinden ve karakterini hiç bozmayan ırmak'a bu bilgisi için bir alkış istiyorum.
aybars bana şifresini verdi ben anketleri doldurdum ve müthiş bir dostluk başladı, sonra öğrendim ki bu monvue'yle kanka. monvue :'((
konuya devam etmeden evvel o zamanlarda paralel olarak depresif adamlar piyasaya çıktı arkadaşlar, gerçekten garipti.
depresif adamlar bir muammaydı, aynı çetenin ürünleri miydiler, yoksa ayrı ayrı mı takılıyorlardı hiç bilinmezlerdi.
uykuluadam uykusuzadam yorgunadam acılıadam bacılıadam şeklinde nickleri vardı, gerçek isimleri ve fotoğrafları yoktu. çok acıklıydılar.
adamlar kendi çaplarında garip bir ekol yarattılar, işin garip tarafı bu ekol kabullenildi, bir çok kız bu adamlara hayran oldu, vay anasını
mesela isim vermeden bunlarla ilgili bir anımı buraya eklemek istiyorum gerçekten hayatımda yaşadığım en saçma bir kaç saatti.
istanbul'a gelmişim bunlar benim telefonumu bulmuş aradılar amk. gel gel gel, bende bilmiyorum nedir ne değildir, iyi dedim.
4 tane adam, hepsi adamla bitiyor amk nickleri, çete gibileri bukowski filan diyorlar, neyse gittim kadıköy'e.
neyse tipleri normal insan tipi, liseliler, ki tahmin ediyordum. sorun yok yani. hadi bira içelim dedim ben de doğal olarak.
beni bir puba götürdüler, bomboştu, bir tek biz vardık. ve son 2 senemi kadıköy'de geçirdim hala neresi bilmiyorum amk.
oturduk masaya, bunlardan biri cebinden iskambil çıkardı, batak oynamaya başladılar amk. bak olaya bak bukowski falan diyorum sana ya.
neyse adam geldi ne içiyonuz dedi, dedim bira, bunların hepsi viski istedi. yemin olsun istedi.
sonra içkiler geldi. ben içiyorum, bunlar içmiyo, bana döndü biri, viski nasıl içilir dedi. soruya bak, ne demek amk dedim.
herkes birbirine bakıyor amk, oyun bile durdu. sonra mekan sahibini çağırdılar, viski nasıl içilir diye sordular.
o da yavaş içilir dedi, bunlarda cevaptan tatmin olmuş gibi birer yudum aldılar. ben içimden nereye düştün asaf dedim amk.
sonra bunlar bir anlatıyor, o kızı siktim, bu kızı siktim, onu camda soydurdum, bunun ağzına verdim. allahuekber allahuekber
ben zaten mide sıpazmı geçiriyorum artık, kalkıp gidek tribindeyim. neyse sonlandırayım, sonra bunların foyası ortaya çıktı.
RT@cococemre: Arkadaşlar @AsafVodvil ölücek galiba hikayenin sonunda. Liselilerle viski içmiş aq
yine ifşa etmicem, bilenler bilir, bunlar baya madara falan oldu, güzel bir linçe uğradılar, twitter zaten bir rt'yi bi de linçi çok sever.
neyse sonra ben eskişehir'e döndüm gene, o sıra hayattainanmam'la görüşcez görüşcez ne zaman görüşsek diyoruz sonra bu bizim eve geldi.
eve attığım ilk fenomen aybars'tır arkadaşlar.
ben o sıra evde, taze patatesten cips yapmaya çalışıyorum, bir taraftan da nargile yapmışım. nasıl bir salaksam artık.
neyse işte bu geldi eve, verdim eline patatesi patates doğrattım amk hahahaha hakkaten ne salak bir aktivite lan bu.
ŞİMDİ DİKKAT o sıra aybars'ı kim aradı dersiniz arkadaşlar? evet hepinizin göbeğine imza atsın diye çığlık attığınız MONVUE!!!
bu arada mention attılar da gördüm murat yani hadestentaharet görkem yani sokaktakiadam da unutulmayan, twit tarihinde adı geçen dostlardan.
monvue'yi ben bilmiyom o zamanlar, o beni biliyor elbette, bilmiyorsa siktirsin gitsin zaten, aynen böyleyim o zamanlar. nihahaha
RT@selenvarli: Uyumam lazim ama  @AsafVodvil hikayesinde ask seks entrika yalan dolan hersey var muthis gidiyo, birakamiyorum 😣
RT@alperyigit: Ya abartmayın @AsafVodvil daha karakterleri tanıtırken limit yedi bence. Ben bir sekz olsun entrika olsun görmedim. Onlar yarın herhalde!
RT @sekerliyogurtt: @AsafVodvil yazdıklarını okudukça fenoluk yüzü görmemiş insanlarin yaşadığı-banane mk ben rahatim-modu..bu daha başlangıç okumaya devam! :d
evet dostlar gene limite takıldık ve hikayemiz tam monvue'yle olan kısımda kaldı, yarın gece oradan devam edecek hikayem.
yarın gece bizi neler mi bekliyor? da da da da da da dannnnnn...
asaf'ın istanbul'a gelişi; istanbul piyasasıyla tanışması, vıcık vıcık fenomenler toplanıyor günleri...
sosyal kanka'ya katılış ve sosyal kanka'nın izlenme rekorları kıran bölümü: vogumen!
istanbul'da dönen seks maceraları, hızlı başlayıp, hızlı sönen fenomenler, twitter aşkları ve ayrılıkları..
kadın mıydı erkek mi, hiç kimse bilmiyor; diclehanbaban, bir ayda bütün hisseleri altüst eden sokaktakimadam ve dahası yarın sadece burada!
o değil de ne meraklısı varmış dostlar be, amınakoyim aramayan adamlar arayıp sormaya başladı, sanki bel altı vuruyoz amk korkmayın la haha
RT@miocak: Twitter'daki taraf gazetesi rolünü oynayan fenomen ---> @AsafVodvil
olm sır verip bunu da anlat diyenler türedi bir ton; burada kimsenin kuyusunu kazmıyoruz lan, nasıl da hırslanmışlar amk hahahaha
hazır mıyız arkadaşlar, koltuklarınız rahat mı?
TWİTTER'IN SANSÜRSÜZ TARİHİ, YENİCEM SENİ TWİTTER!! adlı hikayem kaldığı yerden devam ediyor arkadaşlar, lütfen koltuklarınıza kurulun!!
evet sevgili dostlar, üçüncü güne giren bu hikayede kimleri yad edip, kimlerin ruhuna fatiha okumadık ki, bu nedenle bir ALKIŞLA başlayalım.
dün bildiğiniz gibi eskişehir'de aybars'la birlikte patatesle kavga ederken, monvue'nin aramasıyda irkilmiştik. hikayemiz de orada kalmıştıç
telefonu ben aldım, monvue çok heyecanlıydı, birilerinden twitter'da kız düşürüldüğünü öğrenmişti ve yerinde duramıyordu.
olm twitter şöyleymiş böyleymiş lan, doğru mu lan, falan filan derken, dedim olm hepimize yetecek kadar var sakin ol dedim amk.
o gece ben monvue'yi böyle gaza getirmesem, şu anda karşınızda böyle bir karakter olmayacaktı belki de, kapatıp gidecekti eminim. :'(((
o nedenle allah da benim belamı versin arkadaşlar, bu illeti başııza saldım amk.
dün geldiğimiz yolda ismini yad etmediğimiz isimler olduğu için dün duygularım sinirlerimde kaldı arkadaşlar, onlara da bi selam çakalım.
bunların başında katyanınyazı geliyor arkadaşlar, katya buranın en orijinal kalemi, en öznel üsluplu kişisiydi, ışıklar içinde uyusun :'(
ve hüsnü namıdiğer yenisekme; yenisekme ile ilgili komik bir hadise var, anlatayım.
taymlaynda follower tartışması vardı sanırım, hüsnü, ben, herbokubilenadam mıydı mesut bahtiyar mıydı birileri daha vardı.
bu çok takipçililer de hüsnü'ye nasihat verdiler, olm sizin de artar takipçi nedir falan diye, hüsnünün o sıra 160 takipçisi filan var.
o sıra mentiona dalana bir isim de altan namı diğer littleiv3, altan'ın o zamanlar 20 civarında takipçisi vardı.
altan o sıra mentionlarda çok bomba espriler patlatıyordu, twit olarak atmıyordu çünkü okuyacak takipçisi yoktu amk hahahaha
neyse hüsnü dedi ki, ya benim takipçi artar mı, hadi en fazla 500 olur öyle kalır dedi.
bi sene geçmedi 15bin oldu amk, o sözü bugün ilk defa hatırlayıroum, umarım yüzü kızarmıştır.
neyse arkadaşlar yaz geldi ben rakınkok ayağına istanbul'a gittim ve bir daha dönmedim ve gerçek pislikle tanışmaya o sıra başladım.
öncelikle hepinizin çok temiz bir insan sandığı evrim güvenç'in rakınkok'taki acımasızlığını anlatmak istiyorum. böyle bir şey olamaz.
rakınkok'a gelmişim, takılıyoz makılyoz işte derken, bir baktım fayntenks, evrim, istiklalakarsu, envai çeşit feno karşımdalar.
neyse abi naber, abi iyidir derken beraber ekip gibi konser izlemeye başladık. gayet normal sıkıntı yok.
sonra bu çok sevdiğiniz, aşığı olduğunuz evrim, kızın biriyle konuşmaya başladı, ama ben anladım ki kız beni istiyor. (valla)
sonuç olarak ben kızla evrimin arasına girip, kızı diğer konser alanına götürdüm, hoş kız allah var, evrim hak etmiyor bir kere.
sonra bu kız gitti, akşam görüşrük falan dedi ayrıldık derken, akşam bişe oldu biz ayrı düştük filan evrimleri de göremedim.
sonra telefonum çaldı, evrim arıyor. napıon dedim iyi dedi, sen napıyon dedi iyi dedim, kız geldi mi dedi, yok dedim.
sonra bi kız sesi geldi amk telefona, bu da gelmedi mi ha tamam dedi güldü kapadı.
utandım soramadım ama aradan geçeli 3 yıl olucak neredeyse hala soramadım o kız mıydı diye, içimde yara oldu allahsız evrim.
neyse sevgili dostlar konudan sapmayalım. twitter kendi yağında kavrulmaya ve 2. yenici fenomenlerini piyasaya sürmeye başladı.
bu 2. yeninin komedi yükünü sokaktakimadam çekerken, duygusal damarını nobokovokoban sırtlamış, iki kulvardan yürümeye başlamışlardı.
sokaktakimadam, tam bir gamsızdı, kimseye eyvallahı yoktu, bastonla yürüyen dedeye bile çelme takar gülerdi, enfes bir mizahçıydı.
nabokovokoban ise adamlardan sonra aşşağı düşen seviyeyi yukarı çekmeye çalışıyordu ama sonra olmaz buradan artık deyip oluruna bıraktı.
bu arada evrim'e saldıralım derken cağnım sosyal kanka günlerini atladık arkadaşlar.
istanbul'a geliyordum o hafta, madem gidiyorum neden sosyal kanka'ya çıkmak için fayntenks'e yalvarmayayım ki dedim.
o haftada sokaktakimadam geliyormuş konuk, dedim o kim yeaa dedim, ama küçümsüyorum böyle.
şaka lan bana farkmaz abi, televizyonda gözükmesem de olur dedim gittim. o sıralarda sosyal kanka 2. yenicileri çıkarmakla meşguldü.
ohadiyorum, sudangelenessek falan hep oralarda gözüktükten sonra zıpladılar, daha sonra twitinebandim da uzak eğitimle 2. yenici oldu.
aynı dönem izmir dalgası pakiteysis'in atağıyla öne çıkar gibi oldu ve aynı zamanda çizenbayan'ın keşfi özgürügzo ankara'dan atağa kalktı.
her yerden fenomen yağmaya başladı o dönem, her yerde partiler, her yerde etkinlikler, davetiye koparma yarışları, cat fightlar of of of
neyse bilen bilir ben sosyal kanka'da olası televizyon kariyerimi başlamadan bitirdim arkadaşlar, gerçekten aklıma geldikçe ağlarım.
bi de o sıra sevgili ayakları yapmışız. twitter'da twitter'dan biriyle sevgili yapma modası garip bir saçmalık yarattı algılarda.
ne alaka diyebileceğimiz nickler sevgili oluyordu ve bize yürüyecek yer bırakmıyorlardı, en son ben de o dalgaya katılıp, yürümeyi bıraktım.
sevgili dalgası dedim ya garip çiftlerin sevgililiğine neden oldu, çünkü herkesi twitter'da yazdıklarından ibaret sanıyorduk amk.
en efsanesi de cerilevis ve pucca aşkıdır herhalde, ondan sonra galiba onlardan heves alarak bir çok insan sevgilisine @mention hi baby dedi
neden bilmiyorum o sıralar sürekli olarak çok takipçili tayfalar olarak buluşuyorduk.
şaka değil bildiğin 20 kişilik bir grubun bir masada oturduğunu düşünün.
ve tanıştırmalar şöyle, meraba ben küçüksincap bu da arkadaşım dolaşanadam, sen kimsin bende yandımanam bu da asaf :'(((
beynimiz yanmış gibiyiz amk, biz napıyoruz, ne işimiz var, neden böyle oldu? kim lan bunlar? yok, toplanın amk kafasındaydık.
o sıra hakanhepcan line diye bir barda radiohead falan coverlayan bir grubun solisti, vine daha yok tabi vine ne amk.
zaten benim hakanla tanışmam yine o 20 kişilik masalarda oldu, nicki slmbenbalcocuk ve slmbenbalcocuk dedi, düşünsene bi halimi.
sanırım elif vardı yanımızda sonra biz mara konserine gittik kübra rakınrolkuin ve yağmur yani uyuyakaldım'la. gece gittik line'a.
adam baya rakçı makçı iyiydi yani sıkıntı yok. ondan sonra da denk geldik bir kaç kere, kolpa gibi pop olur diye düşünüyordum. ama :'(((
sonra kopmalar başladı arkadaşlar.
kopmalar hızlı olduğu gibi, kalabalıklar homojenize olmaya da devam etti elbette.
her yerden ajan smithler gibi fenomen yağmaya başladı amk, artık unbelieveable bir hal aldı işler.
birinin kitabı çıkmış adını duymamışık bile, öbürü dj olmuş yüzünü gören yok, beriki parti organize ediyor varlığı meçhul. ama hepsi fenomen
2011 yazı biterken, biz de bittik arkadaşlar.
çoğalan fenomenlerin pisliğini bastırmak için devreye ilginç bir aile girdi ve başarılı oldu.
akbel ailesi diyebileceğimiz bu ekibe, kimileri troll diyordu, ama onlar futbola gönül vermiş, güzel insanlardı.
daha sonra akbel ailesi, soyadı akbel olmayan fakat akbel gibi düşünen cafer'lerle, doğuşlarla dalga dalga büyümeye başladı.
ve ben de takribi o dönemler, eskişehir'e geri dönüp domates yetiştirmeye ve bu kirden pastan uzaklaşmaya karar verdim.
ve hesabımı tekrar kapattım. şu an yazdığım bu son hesap, kirin, pasın ve mikrobun filizlediğinde leş bir dünya'da açılmıştı arkadaşlar.
eski hesaplarımı bu dünyanın kirine bulaştırmak istemedim.
daha anlatacak bir şey yok, moralim bozuldu amk. DİNLEYEN HERKESTEN ALLAH RAZI OLSUN, UNUTTUKLARIMIZDAN AFFOLA.
BEĞENENLERDEN BİR HELAL OLSUN FAV'I ALABİLİR MİYİM DOSTLAR, EN AZINDAN BİR MORAL ALKIŞI NİYETİNİ, ŞU AN BİRAZ ÜZGÜNÜM AÇIKÇASI...
ne finali amk, ben öldüm mü de final janjanlı olsun, twitter öldü arkadaşlar :'((
arkadaşlar farukken ve asipislik, twitter'ın 3. dalga mizahçılarıdır; bu pisliğin içinde kirlenmeden kalmış olmayı başardıkları için ALKIŞ!
hadi ben yatıyorum, yatmadan evvel bi baştan sona okuyayım bari, siz de okuyun, guvvetlenin arkadaşlar. ASRO.




kayıt dışında kalanlar:

bilenler bilir muzsuzsut vardı ilk zamanlar, onur gürler'in kankasıydı ortadan kayboldu sonra, sonra dediler ki o aslında erkek filan; ilginç bir hikayeydi.
acımasıztwit mevzusu vardı sonra, twit çalarak takipçi kastı falan linç minç oldu, sonra aldı yürüdü, cerilevis'in kopyası gibiydi, hala ekmek yiyor sanıyorum.
mrsbaros'un hiç adı geçmemiş mesela, en eskilerden biriydi, chezseli, castrobey, selveryıldırım, beyaztenlizenci, nivranar ve kankası egebamyası ve elbette ki hasanise de unutulmaması gerekenlerden. (ve daha kimler kimler vardır da işte, bu yazıyı da bekletip yazmıyorum şu anda, şimdi aklıma gelenlerden ibaret yine ve olduğu kadar artık.)
twit çalmaların had safhaya çıktığı bir dönem olmuştu, 'bodrum şehir değildi, muğla'nın bir ilçesiydi' twitini ilk boramesutpalas atmıştı sanıyorum, sonra o twiti terlikli bir nicki olan bir kız yazmış ve o zamanların twitter tarihindeki en yüksek rtlerden birini alıp, yürümüştü; kavgalar kavgalar...
yılmaz morgül'ün fenomenliği için bir kaç twit atılabilirdi.
şimdi aramakla uğraşmadım da tam benim patladığım dönemlerde rahşan gülşan habertürk köşesinde bahsetmişti işte, twitter'da şöyle böyle güzel insanlar var diye, onun goygoyunu yapmayı da unutmuşum.

neyse yeter bu kadar. beynim sulandı amk başka ne vardı lan diye düşünmekten.